|
Giriş
Sempozyumun konusu olan Piri Reis, bu bildiride Avrupada gözlenen tarihsel
/ toplumsal bir çerçeve içinde ve denizcilik teknolojisindeki gelişmeler
paralelinde ele alınacaktır. Bu yaklaşımın nedeni aşağıdaki üç noktada
toplanabilir:
1. Öncelikle Avrupa XV,XVIncı yüzyıllarda Ortaçağ karanlığından sıyrılmaya
başlamakta ve günümüzde Batı Uygarlığı olarak adlandırdığımız atılımın
altyapısı oluşmaktadır. İzleyen yüzyıllarda bu altyapıya dayanarak;
· Ekonomi üretim alanında sanayi devrimi, kapitalist gelişmeyi
hızlandıracak,
· Düşün - bilim alanında aydınlanma ve bilim teknoloji devrimi;
· Siyasal alanda burjuva devrimleri ve ABDnin kurulması;
çağa damgasını vuracaktır.
2. Osmanlı İmparatorluğu da bu çağda gücünün zirvesine erişmiştir. Diğer bir
bakışla, artık duraklama ve gerileme dönemine girecektir. Bu konudaki ilk
uyarılar gelmeğe başlamıştır.
3. Büyük tunç topların çağın teknolojik öncülüğünü taşıdığı önceki dönemde,
bu teknoloji Osmanlı tarafından çok başarı ile özümsenip kullanılmış ama
barutun daha küçük silahlara, dökme demir toplara uygulanması ile özellikle
gelişen ve bildirimizde daha ayrıntılı ele alınacak olan denizcilik
teknolojileri konusunda aynı başarı gösterilememiştir. Nasıl bugün uzay,
havacılık, nükleer, iletişim gibi teknolojiler ülkelerin gelişmişliklerinin
birer göstergesiyse, XVI. Yüzyılda da denizcilik, ekonomi, iletişim, askeri
güç açılarından öncü teknolojiydi. Doğal olarak Osmanlıda ilk duraklama
uyarıları da XVI. Yüzyılın ikinci yarısında bu ileri teknoloji alanında
görülmeğe başladı.
Kuşkusuz bir devletin gelişmesi ya da zayıflaması çok boyutlu bir konudur ve
Osmanlı İmparatorluğunun, denizciliği ihmal ettiği için zayıfladığını öne
sürmek, çok büyük bir abartma olacaktır. Diğer yandan, Avrupanın
gelişmesinde denizcilik yolunda attığı adımların önemli bir rolü olduğuna
gözlüyor ve bu ortam içinde Piri Reisin de aralarında olduğu, uzak görüşlü
bir grup denizcinin Amerika sahillerini gösteren haritalardan, Hint Okyanusu
seferlerine; gemi yapım teknolojilerinden, gökyüzü gözlemlerine ve gök
haritalarına uzanan denizcilik teknolojisi alanda birşeyler yapmaya
çalıştığını belirtmek istiyoruz. İşte Piri Reisi ölümünden 450 yıl sonra,
bu çabanın uzakgörüşlü önderlerinden biri olarak anıyoruz.
1450 1600 Döneminde Genel Siyasal Toplumsal Durum
Akdenizin Doğu ucunda, İstanbulu alan (1453), Balkanlar bir yana Mohaçta
Macaristanın egemenliğine son veren (1526), Kutsal Roma İmparatorluğunu
tehdit eden (I. Viyana Kuşatması 1529) bir Osmanlı İmparatorluğu vardır.
Osmanlıya denizcilik açısından bakınca da XV. Yüzyılda Egede , 1540a dek
Doğu Akdenizde egemenlik kuran , 1540 sonrasında Batı Akdenize uzanan bir
Osmanlı donanması görüyoruz.
İtalyada rönesans rüzgarları hala esiyor, Akdeniz ticaretinin geleneksel
odak noktaları Venedik ve Ceneviz Osmanlının bu gelişmesine karşı çeşitli
ittifaklar oluşturmaya çalışıyordu. Ama belirgin olan şey, XVI Yüzyılın
sonuna geldiğinde bu kentler stratejik güçlerini önemli ölçüde
kaybetmişlerdi.
Orta Avrupada Osmanlı baskısını ve Katolik / Protestan çatışmalarını en
önemli sorunlar olarak görüyoruz. Bir dizi evlilik, drahoma ve miras
ilişkisi içinde Habsburg hanedanının toprakları İspanya, Hollanda,
Avusturya, Güney Almanya, Kuzey İtalya, Napoli, Sicilya ... gibi geniş bir
coğrafyaya yayılmıştı. Özellikle Kutsal Roma İmparatoru V. Karl (Charles,
Carlos, Şarlken) (1500 1585) dönemi, bu toprakların genişliği açısından
ilginç bir gelişme oluşturdu . Ama bu geniş topraklar üzerindeki egemenliğin
çok da katı ve etkin olmadığı belirtilmelidir.
XV Yüzyıl başlarında Fransanın Güney Batısı İngiliz toprağıydı. Yüzyıl
Savaşları olarak bilinen (aslında aralıklarla 116 yıl süren) mücadele
1453te sona erdi ve İngiltere, Calaisde küçük bir toprak parçası dışında,
Fransadan çekildi. Ardından, Fransanın içerde merkezi bir krallık
oluşturulup ulusal birliğin sağlanmasına çalışıldı, dışarda da özellikle
İtalya toprakları için savaşlar yürütüldü. Krallığın merkezi otoritesinin
sağlanmasında iç savaşlara varan sert silahlı mücadele yanında entrika ve
rakip ailelerle evlilik yöntemlerinin de kullanıldığını görüyoruz.
Fransanın Vaolis hanedanının bu toparlanma çalışmaları boyunca Habsburg
hanedanı ile çevrildiği de belirtilmelidir. Kuzeyden güneyden ve doğudan
(hatta İngiltere Kralı VIII Henrynin ilk karısının V. Karlın teyzesi
olduğunu düşünürsek Batıdan da) çevrilen Fransa Kralı Françoisnın
(1494-1547) çabaları, Kanunî ile oluşturduğu güçbirliği Akdenizdeki güç
dengesini etkilemesi açısından çok önemlidir. Benzer biçimde Hollandanın da
topraklarını, işgal eden İspanya ile Okyanuslarda çok ilginç bir rekabete
giriştiğini görüyoruz .
XVI. Yüzyıl Avrupasının en önemli iç sorunu protestan / katolik
çatışmalarıydı. Almanyada Martin Luther (1517), İsviçrede Huldrych Zwingli
(1518), İsviçre-Fransada John Calvin (1536) protestanlığı geliştirdiler.
Sonuç olarak, XVI. Yüzyılın ikinci yarısında Avrupayı mezhep savaşları
(Fransada Din Savaşları 1562 1598) katliamlar (örneğin St. Bartholomew
katliamı, 1572) kasıp kavuruyordu.
İngiltere de benzeri çalkantıların içindeydi. Öncelikle Yüzyıl Savaşlarında,
Fransaya yenilmek, içerde de huzursuzluklara yol açmıştı. 1455te başlayan
Güller Savaşı tam bir iç savaş olarak otuz yıl sürdü. Katolik / Protestan
çatışması kıta Avrupası gibi adanın da gündemindeydi. Tarıma dayalı
kapitalizmin ilk adımları atılırken, Tudor hanedanı ve İngiliz kültürünü
oluşturan gelişmeler gözleniyordu.
Sanırım bizim konumuz açımızdan en ilginç gelişmeler Akdenizin Batı ucunda,
İber Yarımadasında yaşandı. XV. Yüzyıl sonlarına dek yarımadada parçalanmış
yönetimler görüyoruz. Fransız baskısı, altındaki Hıristiyan krallıkları
(Portekiz, Kastilya ve Leon, Navarre, Aragon) ile güneyde Müslüman Endülüs
Emevileri ile yarımada, yönetim, ırk ve din açılarından tam bir mozaik
yaşıyordu. Küçük olmakla birlikte bu krallıkların, ticaret ya da siyasal
etki açısıdan önemsiz olduğu düşünülmemelidir. Deniz ticareti, korsanlık
deneyimi ve Kuzey Afrikadan Doğu Akdenize kadar uzanan ticari ilgi
alanları açısından bu krallıklar oldukça gelişmişti . Örneğin, Atlas
Okaynusuna bakan Kastilyanın bile doğuda Osmanlının kurulup gelişmesini
kaygıyla izlediğini biliyoruz .
XV. Yüzyıl sonunda yarımadanın kaderini biçimlendirecek gelişmeler oldu.
Kastilya ve Aragon tahtlarının birleştimesi (Ferdinand ile Isabellanın
evlilikleri 1496), Emevilerin son kalesi Granadanın da düşmesi (1491),
Musevilerin ve Müslümanların göçe veya Hiristiyanlığı kabule zorlanması,
katolik çizgiden her türlü farklılığı acımasızca cezalandıran engizisyonun
baskısı ile İspanya oluşuyordu. Yukarıda değindiğimiz gibi, Akdenizin
doğusundaki gelişmelerden hoşnut olmayan İspanyanın, çılgın bir Genovalı,
Kristof Kolombun batıdaki okyanusa açılıp doğudaki Hindistana ulaşma
fikrini desteklemesi için gerekli ortam oluşmuştu.
Yarımadanın batısında, Atlas Okyanusu kıyısında Fransız Burgonya desteği ile
kurulan küçük Portekizin de büyük düşleri vardı. Portekizin Doğu Afrika
ile ticareti uzun bir geçmişe uzanıyordu. Özellikle altın, Senegal ve Altın
Sahiliinden (günümüzde Ghana) kervanlarla sahrayı aşarak Avrupaya
taşınıyor, ama bu taşımada Müslüman tüccarların büyük pay alması
Portekizlileri çok rahatsız ediyordu. Afrikanın doğu sahili boyunca güneye
inip altın ülkesine denizden ulaşmayı öncelikli amaçları olarak
belirlediler.
I. Joao (1385 1433) döneminde bu konudaki çalışmalar başlamış ve özellikle
oğlu Prens Henriques (Henrique o Navegador, Henry the Navigator) adeta
kendini bu konuya adamıştı. Henriques, Afrikanın Batı sahillerini izleyerek
Güneye doğru ilerleyip bilinmeyen denizlere (mare igcognitum) yönelen bir
harekat başlattı. 1434de Gil Eannes, o zamana dek Capo Non (ötesi yok)
olarak bilinen Bojador burnunu, 1445de Dinis Dias, daha güneydeki Verde
burnunu (Cape Verde) dönüp altın yolunu tamamladı.
Ardından Portekiz, Afrikanın güney ucunu dönüp Hint Okyanusuna ulaşmayı
kendine hedef olarak seçti. Bartalemeo Dias (1450 1500) 1488de Ümit
Burnuna ulaştı. Vasco da Gama (1460 1524) ise özellikle Hindistana
uzanan yolları yüzyılın sonunda Portekize açan denizci olarak benzersiz bir
yere sahip oldu.
Avrupa kıtasındaki büyük devletler anlamsız savaşlarla birbirini yerken
kıtanın ucundaki bu küçücük ve fakir ülke, Portekiz, birdenbire kıskanılacak
başarılar kazanıp on yıl içinde Roma İmparatorluğunun bile ulaşamadığı
genişlikte topraklara hükmeden bir ülke olmuştur. Çünkü Prens Henriquesin
büyük bir öngörü ile Papadan keşfedilecek yeni dünyaların (alii mundi)
Viseu hanedanının yasal mülkü olacağına ilişkin yetki belgesi almıştı .
İspanyanın dikkati daha çok batıya giderek, Baharat Adalarına (günümüz
Endonezya Malezya bölgesi) Çine ve Japonyaya gitmek üzerine
yoğunlaşmıştı. Bu amaçla görevlendirilen Kolombun (Christopher Columbus,
Colombo, 1451 1506), 1492de kendisi farkında olmadan yeni bir kıtaya
ulaştığını biliyoruz. Amerika kıtası gelecek yüzyılda önce altın gümüş
talanı, ardından Afrika kölelerinin çalıştırıldığı koloni olarak Avrupa
ekonomi tarihinde benzersiz bir rol oynayacaktır.
Macellanın (Fernao de Magelhaes 1480 - 1521) yaşamı ise adeta açık
okyanuslardaki Portekiz İspanyol rekabetinin bir öyküsüdür. Bizim
açımızdan önemi ise 1519da başlattığı yolculuğun Pasifik okyanusunda birçok
adayı İspanyol egemenliğine alması ve ilk dünya turu olmasıdır.
İspanya ve Portekizin öncülük ettiği bu yolculuklar, diğer Batı Avrupa
ülkelerinde de yakından izleniyordu. Örneğin İngilterede, VII. Henry (Tudor)
(1457 1509) denizcilikteki gelişmeleri ve İngilterein oluşan pastadan pay
alması gereğini gördü. Çağın İngiliz denizciliğine pek güvenemediği için
olsa gerek, bir İtalyanı, Giovanni Cabotoyı (İngilizce adıyla John Cobot)
yeni bulunan kıtanın kuzeyine gönderdi.
Gemi Yapım Teknolojileri
Akdeniz, antik çağlardan beri uygarlığın beşiği olmuştu. Gerek ticari
malların taşınması gerekse savaş amaçları için çeşitli tekne tipleri
geliştirilmişti.
XVI. Yüzyılın ikinci yarısına kadar Akdenizde yük taşımada yelkenli
teknelerin, savaş gemisi olarak da KADIRGAların (Galley) egemen olduğunu
görüyoruz. Kadırgalar uygun rüzgarda birkaç günlük yelken yolculukları
yapabilen; ama özellikle savaş sırasındaki manevralar için kürek kullanan
uzun ve narin gövdeli tekneler olarak deniz savaşinda egemen teknolojiyi
belirliyorlardı. Rüzgardan bağımsız olarak kısa süreler için hızla ilerleyen
ve manevra yapan bu tekneler düşman gemisini mahmuzlama veya rampa edip
asker çıkarma taktikleri için çok uygundu. Kadırganın burnundaki 200 300 m
menzilli top, en büyük etki için mahmuzlamadan hemen önce ateşleniyordu. Ama
taşıdıkları çok sayıdaki kürekçinin lojistik gereksinimleri ve geminin
yapısı nedeniyle uzun deniz yolculukları ve okyanus için hiç de uygun
değildi.
Basra Körfezinde, Kızıldenizde ve Hint Okyanusu kıyılarında ise Arap
denizciler genel olarak DOV (Dhow) olarak anılan tekneler, üç yakalı ve eğik
serenli latin yelkenli küçük teknelerle balıkçılık yapıyor ve mal taşıyordu.
Akdenizin batısında Fransız ve İspanyollar NEF ve NAVE adını verdikleri
latin yelkenli daha büyük boyutlu ama yine okyanusa çok uygun olmayan
teknelerle yük taşıyordu.
Avrupanın batı ve kuzeyinde, Atlas Okyanusu kıyılarında ise sert rüzgarlar,
güçlü akıntılar, kıyı şeridinin elverişsizliği, okyanus tabanının darlığı
gibi nedenler denizcileri zorluyordu. Bu durumda, kaba ama sağlam yapılı,
gövdesi bindirilmiş kerestelerle döşeli ve dört yakalı yelkeni olan KOGlar
geliştirimişti (Baltık ülkelerindeki Coggen, Katalon Cocas ve İngiliz Cock).
Özellikle Danimarka, Hollanda, İngiltere ve İspanya arasındaki ticaret bu
gemilerle yürütülüyordu.
Avrupanın batısında, İber Yarımadasının bir yüzü Akdenize, bir yüzü Atlas
Okyanusunda baktığı için buradaki gemi yapımcıları hem Akdenizin nisbeten
sakin sularında, hem de Okyanusun dalgalı denizlerinde yol alacak gemileri
yapmayı biliyordu. Ayrıca buradaki denizciler Atlas Okyanusu ve Akdenizdeki
batılı denizcilik yöntemleri yanında Endülüs Emevilerinin Hint
Okyanusundan getirdiği Arap denizciliğini de tanıyordu.
Okyanusta ilerleyecek gemiler öncelikle kürekli değil, yelkenli olmalıydı.
İnsan gücünün sınırları ve çok sayıda kürekçi taşımanın lojistik sorunları
yanında gemi yapısı açısından da güverte yüksekliği çok önemli bir kısıttı.
Kürek çekmenin pratik olması için kadırgalar alçak yapılıyor, bu da sert
okyanus dalgaları için uygun olmuyordu.
Sonuç olarak XIV. ve XV Yüzyıllarda İber Yarımadasında çok ilginç bir
sentez oluştu ve önce KARAVELA (İspanyolcada Caravela ve Portekizcede
Carabela) doğdu. Karavela denize dayanıklı ama küçük, insan ve yük taşıma
kapasitesi az olan bir tekneydi.
Denize açılan kaptanlar, karavelaların yanında bazı yük gemilerini malzeme
gemisi olarak almak zorunda kalıyordu. Örneğin Bartholomeu Dias (1487 88)
yolculuğunda Afrikanın güneyinde fırtına ve akıntılarla boğuştu ve malzeme
gemisini yitirdi. Ülkesine dönünce fribordu (freeboard - teknenin yan
duvarının su üstünde kalan kısmı) daha yüksek olan ve daha geniş bir gemi
istedi. İşte KARAK (İspanyolcada Nao ve Portekizcede Nau, İngilizce
Carrack) böyle doğdu. Karak, karaveladan geniş, taşıma kapasitesi büyük,
özellikle uzun yolculuklarda asker, yiyecek ve malzeme taşımaya uygun olarak
geliştirildi.
Karavelada yelken için temel çözüm latin yelkeniydi (caravela latina) ama
gerektiğinde dört yakalı yelkenle (caravela redonda) de donatılıyordu.
Karavela ve karakı, keşifler çağının vazgeçilmez ikilisi olarak görüyoruz .
Örneğin Kristof Kolombun 1492 yolculuğunda Santa Marina bir karak tipi
tekne, Pinta ve Nino ise karavelaydı. Benzer biçimde Vasco de Gama 1497de
Sao Gabriyel ve Sao Rafael adlı 100er tonluk karaklar ile Berrio adlı 50
tonluk karavela ile yola çıktı.
Akdenizdeki teknelerde, kıça yakın bir veya iki küreği dümen olarak
kullanılırdı. Okyanusun sert sularında ise bu tip bir uygulama olanaksızdı
ve Kuzey denizlerinde geminin kıçına dümen sabit biçimde yerleştirildi ve
dümen palası kıç bodoslamaya sağlamca eklemlendi.
Kuzey Avrupa, geleneksel tekneleri tek direkliydi ve dört yakalı büyük bir
yelken taşıyordu. Bu büyük yelken pupa seyrinde başarılı ise de orsa seyirde
veya apazda bu kare yelkenler, Akdenizde kullanılan üç yakalı latin yelkene
göre çok daha başarısızdı .
XIVnci yüzyılın sonu ve XVnci yüzyılın başında Kuzey Avrupa sularındaki
tekne yapımcıları da üç yakalı yelkenin iyi yönlerini gözlediler. Kıç
kasara üzerine ana direkten daha alçak bir direk, mizana (Mizzen - Mizzane),
yerleştirildi ve Akdenizden alınan üç yakalı bir latin yelkeni eklendi.
Gemi boyutlarının büyümesi paralelinde ana yelken de büyüyordu. Açık
denizlerin sert rüzgarında, yelken alanını küçültmek için ana yelken altına
ayrılabilir parçalar parçalar (bonnet) eklenmeğe başladı.
Daha büyük tekneler yapmanın bir başka sonucu da üçüncü direğin, pruva (foremast),
ana direğin önüne yerleştirilmesi ve itki sağlamaktan çok yönlendirme
kolaylığı sağlayan bir ön yelken flok (foresail) çekilmesi oldu. Böylece
pruva, grandi ve mizana direkleriyle klasik yapıya ulaşıldı. Teknenin
burnunda yelken taşımanın iyi yönleri gözlenince civandraya da bir yelken (spritsail)
yerleştirildi. Bu yelken kuşkusuz görüşü de engelliyordu. Bu nedenle de
Kuzey dillerinde bu yelkenin körleştirici, blinda, olarak anıldığını
görüyoruz.
XV. Yüzyılda ana direk üzerinde bir küçük üst - yelken (topsail)
yerleştirildi. Daha sonra öndireğe de bir üst yelken yerleştirildi.
Daha büyük tekneler için dördüncü direk (bonaventure ) mizanın arkasına bir
latin yelkeniyle (bonaventure mizzen) birlikte yerleştirildi.
Giderek büyüyen ve güçlenen karaklar, XVIncı yüzyılda Portekizin Santa
Catarina do Monte Sinai teknesinde dev boyutlara ulaştı. İngiliz
Donanmasının kurucusu olarak anılan VIII Henry, kısaca Büyük Harry diye
anılan Henry Grâce à Dieu (1514) ve Mary Rose (1510, yeniden donatımı 1536)
adlı ünlü gemileri yaptırdı. Ama hala Kolombun küçük Santa Mariası sanırım
en ünlü karaktır.
Keşiflerin ardından, Hint Okyanusundaki egemenlik savaşında karavela ve
karakı bu kez işgal güçlerinin tekneleri olarak görüyoruz. Örneğin 1502de
Vasco de Gama 10 karak ve 5 silahlı karavela ile yola çıktı. Portekizliler,
yanlarında kesilmiş keresteleri ve hazırlanmış donanımı ile bir karavela
için malzenme taşıyorlardı. Mozanbikte üretilen bu gemi, tarihte demonte
olarak binlerce kilometre taşınan ilk gemi ünvanını kazandı.
Portekizliler ve ardından İspanyol, İngiliz ve Hollandalılar Hint
Okyanusuna ulaştıklarında Arap Hint tekneleriyle yapılan çatışmalarda
büyük bir kuvvet dengesizliği gözlendi. Roger C. Smithin anlatımıyla Hint
Okyanusunun fethinde hızlı ve ağzına kadar silahlı, büyük İber
karavelalarının karşısında İslam dovlarının tahta namlulu topları vardı .
Keşifler ve fetihler çağında denizciliğin ağır yükünü taşıyan karavela ve
karakların eksik yönleri de izleniyordu. XVIncı yüzyıl ortasında özellikle
karakların eksiklerinin giderilerek KALYON (galley, galeone, galére) tipi
yelkenlilerin geliştirildiğini görüyoruz. Karakın yuvarlak kıçı yerine, ayna
kıç yapılarak kıç kasarayı daha iyi taşıyacak bir yapı oluşturulmuştur. Kıç
kasaranın bu kararlı yapısı nedeniyle çevresine bir balkon (gallery)
yapılmaya başladı. Bazı teknelerde bu balkonun üstü örtülüp subay bölümleri
oluşturuldu. Karaklarda ön-kasara çok büyüyüp yükselmişti. Özellikle orsa
seyrinde istenmeden kavança eğilimi beliriyordu. Kalyonda ön-kasara küçüldü
(race built), biraz geri çekildi ve rüzgar üstüne gidiş güvenliği
artırıldı . Ayrıca ön-kasaranın altına civandıraya doğru giderek incelen bir
bölüm eklendi ve personel için ek bir alan kazanıldı .
Ağırlaşan ve sayısı artan toplar için geniş gövdeler gerekiyordu. Diğer
yandan kararlılık için de topları gemi eksenine ve ağırlık merkezine yakın
yerleştirmek gerekliydi. Çözüm olarak kalyonlar daha yuvarlak gövdeli
yapıldı. Su hattı boyunca sağlam ve geniş bir gövde çerçevesi yapılıyor;
tekne yukarıya doğru daralıyor, ağır toplar da gemi eksenine olabildiğince
yakın yerleştiriliyordu.
Özellikle İngilizler büyük ve balon gibi şişen yelkenlerden uzaklaşıp
kalyonlarda çok sayıda gergin yelken kullanımına öncülük ettiler.
Hollandalılar ise, 1570de ana direğin üst bölümün orta bölüm yanında
kayarak alçalmasını denediler. Bu gelişmenin sonucu olarak üst yelken daha
da büyütülebildi.
Haritacılık ve Seyir Teknolojileri
Kuşkusuz denizcilikteki gelişmelerin bir ayağı tekne yapım teknolojisi ise
diğeri de astronomi, haritacılık, zaman ölçümü gibi bilim ve
teknolojilerdir.
XV ve XVInci yüzyıllar astronomi açısından çığır açan buluşların yapıldığı
dönem oldu. 1470 1570 yılları arasında doğan Nicolaus Copernicus (1473
1543), Tycho Brahe (1546 1601), Giordano Bruno (1548 1600), Galileo
Galilei (1564 1642), Johann Kepler (1571 1630) bugün anladığımız anlamda
astronomi biliminin öncüleri olarak Aristoteles ve Hiristiyan bağnazlığının
18 asır süren egemenliğine son verdiler.
Yıldız gözlemi açısından iki önemli gelişmeyi vurgulamalıyız:
· Antik çağlardaki gökyüzü incelemelerini bir yana bırakırsak, ilk özel
gözlemevinin Orta Asyada kurulduğu söylenebilir. Uluğ Bey Semerkantta
1428de bir gözlemevi kurmuş ve 1000e yakın yıldızı gösteren bir gök
haritası çizmişti. Ama bu yapıt ancak 1665te Latinceye çevrildi oysa bu
çağda artık teleskopla gözlem yapılıyordu ve Uluğbey haritası yararlı
değildi.
· Tycho Brahe Danimarkada 1580de (bazı kaynaklarda 1576) Avrupadaki ilk
gözlemevini kurdu ve çıplak gözle yapılan en hassas (hata payı 2 yay
derecesi olan) gözlemler yaptı. Bu gözlemevinin en önemli katkısı, toplanan
verilerin Kepler tarafından değerlendirilmesi ve bilim dünyasında yukarda
değindiğimiz yeni dönemin açılması oldu.
Gökyüzü gözleminde çığır açan teleskoplar için, XVIInci yüzyılın başlarını
beklememiz gerekecek.
İlk ve Ortaçağda denizciler, özellikle Akdenizde kıyıyı izleyerek ve
karadaki şekillerden kerteriz alarak yollarını buluyordu. Kıyı ve
limanlarını gösteren portolan tipi haritalar XIInci yüzyıldan bu yana yaygın
biçimde kullanılıyordu . Yıldızlara göre yön bulma da çok eski çağlardan
gelen bir gelenekti. Bu konuda da Akdenizli gemiciler oldukça şanslıydı.
Yaz geceleri bulutsuzdu ve yıldız konumları hakkında büyük bir bilgi
birikimi vardı.
Okyanuslara açılan gemilerin ise sahili gözlemeleri olanaksızdı. Sisli ve
bulutlu bir gökyüzü yıldız gözlemini zorlaştırıyordu. Üstelik Güney
Yarımküreden görünen gökyüzünün bilinmemesi de önemli bir sorun
oluşturuyordu. Gemiler güneye indikçe bildik gökyüzü görüntüsünün ufkun
ardında kaybolması ve tanımadıkları yıldızların gökyüzünde belirmesi
denizcilerin güvenini sarsıyordu.
Kutup yıldızının Akdenizde zenite (başucu noktası) yakın olmaması da enlem
tahminindeki hatayı azaltıyordu. Akdeniz Hint Okyanusu Basra körfezi
gibi enlemlerde kolu uzatıp yumruk parmak gibi ölçülerle bulunulan enlemi
tahmin etmek olanaklıydı. Oysa kutup yıldızının çok daha yukarıda
göründüğü kuzeyde ölçüm zorlaşıyor ve yanılma payı artıyordu.
Sahilden ayrıldıktan sonra, yine yola çıktığı noktaya dönmek isteyen bir
gemici için ilk akla gelen uygulama geminin hızını, yönünü ve seyir süresini
ölçerek konumunu belirlemek ve bu bilgileri uygun biçimde kullanmaktı (Deduced
veya Dead Recogning - DR yöntemi). Kısa yolculuklar ve kuvvetli akıntıların
ve gel git olaylarının olmadığı Akdeniz için DR yöntemi oldukça iyi sonuç
veriyordu; ama uzun seyirler için dünyanın yuvarlaklığı işleri karıştırmaya
başlıyor ve geminin yerküre üzerinde enlem ve boylam olarak konumun
belirlenmesi gerekiyordu.
Martino Cortez 1551deBreve Compendio de la Sfera y de la Arte de Navagor
adlı yapıtında Ekvator çizgisi üzerinde iki nokta arası 60 league ise, 60
paraleli üzerinde uzaklık yalnızca 30 league olur diyerek bu zorluğu
belirtir . Dolayısıyla yerkürenin küreselliği kabul edildikten sonra, harita
yapımcılarını en çok uğraştıran konu bu küre üzerindeki şekilleri
denizcilerin işine yarayacak biçimde düzlem bir kağıda aktarmak oldu.
Hollandalı Gemma Frisius geometrik dikdörtgeni tanjant ve kotanjantların
okunabileceği biçimde düzlem üzerinde çizdi. Öğrencisi Gerard Kremer (daha
çok bilinen latince adıyla Mercator) da 1554te o güne dek görülmemiş
güzellikte bir Avrupa haritası hazırladı. 1569da da Mercator tipi harita
diye bildiğimiz silindirik izdüşüm yöntemini kullandı. Günümüzde belki de
kuzey enlemlerini bu derece büyüten bu abartılı yöntemin ne işe yaradığını
çoğumuz bilmeyiz. Oysa Mercatorun çözdüğü konu açıların korunmasıydı. Yani
A noktasından B noktasına gitmek isteyen denizci harita üzerinde ölçtüğü
kuzey açısı ile seyrederse, yerküre üzerinde de A noktasından B noktasına
gidebiliyordu.
Keşifler çağında yerkürenin yuvarlak olduğu biliniyor ve çapı üzerine
yapılan doğru hesaplamalar yüzyıllar öncesine uzanıyordu. Ama Toscanelli ve
Kolomb yerkürenin çapını %20den büyük bir hata ile hesapladıklarına,
yoculuğun uzunluğu konusunda, % 45 yanıldıklarına göre çap konusunda bazı
tereddütler olduğunu söyleyebiliriz .
Haritacıların yanında, çağın matematikçileri de konunun trigonometri yönünde
uzun süredir çalışıyorlardı. XVnci yüzyılda Regiomontanus her derece için
açıların sinüs tablosunu 6 basamaklı olarak hazırlamıştı. Kopernikin
öğrencisi Rheticuys bunu XVIncı yüzyılda 15 basamağa çıkarttı. Ama özellikle
XVII yüzyıldan başlayarak bu konudaki öncülüğü İngilizlerin aldığını
belirtmeliyiz.
Bulunduğumuz enlemi ölçmek sorunu bilinen bir gök cisminin ufuk çizgisi ile
yaptığı açıyı ölçmek olarak tanımlanınca bir dizi yöntem daha geliştirildi.
Örneğin Kolomb XVnci yüzyıl sonlarında dairenin dörtte birinde ölçüm yapan
bir Kadran (Çeyrek Quadrant) kullanıyordu. Bu tür bir cihazı doğru
kullanmak hiç de kolay bir iş değildi. Usta denizci Kolombun
yolculuklarından bunun zorluğu konusunda bir fikir edinebiliriz:
İlk Amerika yolculuğunda Kolomb, DR yöntemleri ile Atlas Okyanusunu aştı ve
günümüzde Küba Adasının, Puerto de Mares Limanında 30 Ekim ve 2 Kasım
1492de enlemi 420 kuzey olarak ölçtü. Oysa doğru enlem 200 idi. Haitide de
13 Aralıkta kadran ile kutup yıldızını ölçmeğe çalıştı ve 190 yerine 340
buldu. Son olarak 3 Şubat 1493de seyir sırasında ölçme yapmaya çalıştı. Ama
dalgalı denizde durum daha da ümitsizdi.
Kolomb üçüncü yolculuğunda 1498de Kanarya adalarından sonra güneye, Cape
Verde adalarına indi. Kutup yıldızının yüksekliğinin 5 150 arasında
değiştiğini ölçtü. Gerçekte ise kutup yıldızı, 1498de gökyüzü kuzey
noktasından 3,560 kaymıştı ve değişim 100 değil 70 olmalıydı.
Kuşkusuz bu yanlış ölçümler, çizdiği harirtalara da yansıdı. Kolomb,
Venezulla ile Trinidat arasındaki iki boğaza Boca del Sierpe (Yılan Ağzı) ve
Boca del Drago (Ejderha Ağzı) adlarını vermişti. Bunların arasındaki
uzaklığı da gökyüzü gözlemlerine dayanan ölçümlerle belirlemişti. İspanya
kralına yazdığı mektupta, uzaklığı 28 leage ve ölçüm sonuçlarını 50 ve 70
olarak iletti. Oysa gerçek değerler, 12,80 ve 13,50 olmalıydı.
Kolombun dördüncü yolculuğu hakkında çok fazla kayıt yok Ama Jamaikanın
kuzey sahiline demirlediğinde enlemi 190 olarak ölçtüğünü biliyoruz. Bu
değer, yalnızca 10 hatalıdır ve Kolombun daha iyi bir cihaz aldığı veya
ölçüm yapmayı öğrendiği sonucuna varabiliriz.
Daha hassas açı ölçümleri için güneş ışınlarının geldiği açıyı ölçen
astroloblar geliştirildi. Bu tür yöntemlerde bir yandan ufuk çizgisini,
diğer yandan ise ölçülecek yıldızı gözlemek gerekiyor ve bu da özellikle
dalgalı bir deniz üzerinde ölçüm yapmaya çalışan denizcilerin işini
zorlaştırıyordu. Kuzey-batı geçidini bulmak için görevlendirilen kaptan John
Davis, tek noktadan bakış sağlayan Davis Çeyreği veya Arka Çubuk (Davis
Quadrant Back Staff) adı ile anılan aleti geliştirdi. Davisin 1595de
yazdığı Denizcinin Sırları (Seamans Secrets) adlı kitapta anlatılan bu
aygıt güneşin gölgesinin ve ufuk çizgisinin aynı anda gözlenmesini
sağlıyordu. Bu önemli aygıt 150 yıl kadar kullanıldı.
Enlem konusunun gelişen teknoloji ile giderek daha hassas biçimde
çözülmesine karşın boylamı belirlemek büyük bir teknik sorun olarak uzun
zaman gündemde kaldı. Boylam için yıldız konumları yanında zaman ölçümü, hem
takvim hem de saat dakika boyutlarıyla çözülmeliydi. Roma döneminden beri
kullanılan Jullian takvimi yılda 11 dakika 14 saniyelik bir hata içeriyordu
ve 1545e gelindiğinde 10 günlük bir hata birikmişti . Zamanın saat dakika
saniye boyutunda ölçümü açısından Galileonun sarkaç davranışını formüle
etmesi (1582) en temel bilimsel buluş oldu ama bu da keşifler çağında
denizcilerin işine yaramadı . Boylam sorununun bu iki boyutuyla tam olarak
çözülmesi için XVIInci yüzyılın beklenmesi gerekecektir .
Pusula kullanımının oldukça eskilere giden bir geçmişi vardır. XIInci
yüzyıldan beri Çinli ve Avrupalı denizciler doğal mıknatısın kuzeyi
gösterdiğini biliyor ve mıknatıs taşlarını tahta çubuklara yapıştırıp bir
çanak su üzerinde yüzdürüp ilkel pusulalar yapıyordu. Zaman içinde döner
eksenler üzerinde hareket eden paralelkenar biçimli pusula iğneleri ve döner
diskli pusula gülleri geliştirildi. 1537de hareket edebilir eksenlere (gimbal)
asılı pusula çanaklarından söz eden kaynaklar görüyoruz. Portekizli Pedro
Reinelin çizdiği, 32 yönü gösteren ve kuzey yönü için bir zambak (fleur de
lis) ve doğu yönü için Kudüsü simgeleyen haç çizilmiş rüzgar gülü, bu
konudaki ilk örnek olarak tanınır. Oğlu Jorjge Reinel de rüzgar gülünü
harita üzerine çizen ilk haritacı olarak bilinir.
Pusula kullanımında karşılaşılan ilk sorun, manyetik kutbun konumunun
coğrafi kutuptan farklı olmasıydı (declination). Özellikle Kuzey Atlantikte
manyetik kutba yaklaştıkça pusula tam anlamıyla güvenilmez bir alet oluyordu
ve Atlas Okyanusunda seyreden denizcilerin kafasını karıştırıyordu.
Kolombun pusuladaki garip hareketleri görünce pusulasını diğer gemicilerden
sakladığı söylenir.
Portekizliler, pusulanın coğrafi kuzeyi tam olarak gösterdiği yeri de
buldular: Afrikanın güney kıyılarında bir noktada o zaman- pusula tam
coğrafi kuzeyi gösteriyordu. Buraya pusula iğnesini çağrıştıran uygun bir
isim koydular: İğne Burnu Cabo das Agulhas (Cape of Needles). Çözüm olarak
ilk akla gelen pusulanın kullanılacağı bölgeye göre işaretlenmesi, coğrafi
kuzeyin farklı konumunu hesaba katacak biçimde iğne ucundan kayık olarak bir
zambakla gösterilmesi oldu.
Manyetik kutbun yerinin yanlışlığına ek olarak, bu konumun zaman içinde
yer değiştirmesi (tabii sapma - variation), pusula ibresinin yakındaki
metaller nedeniyle sapması (arızi sapma - deviation) veya zaman zaman oluşan
büyük manyetik fırtınaların pusulaları yanıltması pusulanın sorunlarını daha
da büyütüyordu. Ele aldığımız dönemde, pusulanın okyanuslardaki denizciler
için hiç de uygun bir alet olmadığını, ancak gökyüzünün kapalı olduğu
zamanlarda kısa süreler için kullanılabildiğini söyleyebiliriz.
XVnci yüzyılın ikinci yarısından başlayarak kitap basımının Avrupada hızla
yayıldığını biliyoruz. Kuşkusuz top yapımı, gemi yapımı, haritalar ve
denizcilik konusundaki yayınlar da denizcilik konusundaki teknolojik
birikimin çok önemli bir boyutunu oluşturmuştur .
Sonuç olarak keşifler çağında yeryüzü ve gökyüzü konusunda genel kabul
gören bilgilere denizcilik açısından bakılırsa şöyle bir sıralama
yapılabilir:
· Yeryüzünün küresel olduğu genelllikle kabul ediliyordu. Ama çapı konusunda
Kolombun yolculuklarında görüldüğü gibi çok büyük yanılgılar vardı.
· Bilim ve düşünce açısından çığır açıcı fikirlerin, bu çağda astronomi
alanında gelişmesine karşın güneş merkezli ya da dünya merkezli sistemler,
denizcileri pek ilgilendirmiyordu.
· Gökyüzünde beş gezegen -Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn-
biliniyordu. Uranüs, Neptün ve Pluton henüz gözlenmemişti.
· Kuyrukluyıldız düzen dışı bir olgu olarak görülüyordu. (Halleyi
gözleyen Brahe bile eliptik yörüngeyi kabul etmekte zorlanmıştı)
· Yıldız haritaları olarak, Kastilya kıralı Xuncu Alfonsonun (Akıllı
Alfonso Alfonso el Sabio) (1221 1284) 1252de yaptırdığı Alfonso
Tabloları ve Regiomontanusun (1436 1476) (10 yay derecesine varan hatalar
içeren) gök haritaları kullanılıyordu.
· 1473de Abraham Zacuto adlı bir Musevi öğle güneşinin ufuk çizgisi ile
yaptığı açıyı veren ilk ayrıntılı tabloyu hazırladı ve Astrolobe için
Cetvel adlı bir kitapta yayınladı. Bu kitap, enlemin hesaplanmasında
gelecek yüz yıl boyunca bütün Avrupalılar için temel oluşturdu.
· Denizcilerin teleskop, dürbün, saat gibi araçları yoktu; pusula da
yalnızca güneş ya da yıldızların gözlenemediği kısa süreler için
kullanılabiliyordu.
İlk keşifler için, İber Yarımadasının gözüpek denizcilerinin, okyanusa
uygun gemilerle; ama başkaca bir bilmsel ve teknolojik destekten yoksun
olarak okyanusa açıldıklarını söyleyebiliriz. Kısa bir süre sonra ise
geliştirilen bilimsel ve teknolojik altyapı denizcilkte çığır açtı ve dünya
tarihinde ilk kez Avrupa, küresel egemenliğe doğru dev adımlarla ilerlemeğe
başladı.
Osmanlı Batıdaki Gelişmeleri Gözledi mi ?
Akdeniz, Kızıldeniz ve Basrada seyreden denizcilerin, Venedik, Genovada
alış - veriş yapan tüccarların, savaş ve barış içinde Avrupanın çeşitli
ülkeleriyle sürekli temas halindeki Osmanlının Avrupa denizcilik
teknolojisindeki gelişmeleri izlediği belirgindir.
Herşeyden önce XIV ve XVnci yüzyıllarda sürekli olarak donanmadaki gemiler
ve tersaneler arttırıldığını ve donanmaya büyük önem verildiğini görüyoruz.
Bilimsel altyapı olarak astronomi (ilm-i heyet), coğrafya ve haritacılık
alanlarında çok önemli adımlar atıldı. Avrupada okyanusa uygun yelkenli
gemilerin yapıldığı da gözlendi:
· Fatih, Ali Kuşçuyu (öl.1474), Semerkanttaki Uluğ Bey Rasathanesinden
çağırdı. Aynı rasathaneden gelen Fethullah Şirvaî ile birlikte astronomi
alanında büyük bir bilgi odağı oluşturdular.
· Yine Fatih Claudius Ptolomeus (Batlamyus)un ünlü coğrafya kitabını
Trabzonlu Gorgios Amirokise Yunancadan Arapçaya çevirtti (1465) ;
· Piri Reisin Akdeniz kıyılarının portolonu, Kitâb-ı Bahriyesi (1513) ve
Atlas Okyanusunun doğu ve batı kıyılarını gösteren ünlü haritaları bu
seminerin izleyicileri tarafından çok iyi biliniyor. Kitabında (Kolomb)
Kolondan söz eder:
Varub Antilyeyi eder aşikar
Dahî sonra durmaz açar ol ili
Şimdi meşhur eylemiştir ol yolu
Hartısı (Haritası) ta kim ânın geldi bize
· Yeni topraklara ulaşmak için İber Yarımadasında yürütülen çabalar ve
bunların nedenleri de Piri Reis tarafından gayet güzel teşhis edilmiş, ve
Kitâb ı Bahriyede yazılmıştır:
O denizi şöyle ki siz bulasız
Dürlü madenlere kadir olasız...
Dir ki evvel Hind yolın çok araduk
Arpa arpa kıl be-kıl hep taradık..
Ümit Burnunu meydan (yol) başıdır Hind yoluna olarak anar.
· Bu çalışmaların bilimsel altyapısının da farkındadır Piri Reis:
Bunu (Çin yolunu) evvel bulmadı kimse ey yar,
Şimdi anda her fünûn (bilimler) üzre tamam,
Şuğeder hep keştibanân (bütün denizciler -bilmle- meşguldür) her zaman
· Muvakkit Mustafa Çelebinin Âlamü-l-ibâd fi Ahbari-l bidât adlı yapıtı
(1524) önemli astronomi bilgilerini derler.
· Seydi Ail Reisin Kitab el-muhit fi ilm el-eflak vel-ebhur, (1554)
kozmografya ile başlayıp Aden, Umman , Hint Okyanusu bölgesini anlatır.
Ayrıca Mir-at-ı Kâinat adlı yapıtı tümüyle astronomiye ayrılmıştır.
· Emîr Mehmed el-Suûdi yeni dünyaları anlatan, Târih-i Hind-i Garbî (1583)
adlı kitabının birçok yerinde, bu toprakların birgün Osmanlı egemenliğine
gireceğini umut ettiğini yazar .
· Takıyüddin İbn Mâruf (1526 1585) İstanbul Tophanede bir rasathane
yaptırdı (1575). Bunun donanım olarak ünlü astronom Tycho Brachenin
Danimarkada kurduğu gözlemevinden hiç de geri kalmadığı belirtilir . Bu
gözlemevinde çalışıp birçok gök cismini izleyen Takıyüddin, sinüs, tanjant,
kotanjant gibi trigonometrik fonksiyonların ondalık kesirli tablolarını da
hazırladı. Kopernikin (1473 -1543) çalışmalarında bu trigonometrik
fonksiyonların olmadığını, batıda ondalık kesirleri ilk kullanan Hollandalı
Simon Stevinin (1548 1620) 1585de yayınlanan De Thiende (Ondalık) adlı
kitabında ise trigonometrik fonksiyonların yer almadığını belirtelim .
· Katip Çelebi (öl. 1657) Girit savaşı sırasında donanmanın coğrafya
bilgisinin yetersiz olduğunu gözleyip Cihan-nümâyı yazdı (1654). Bütün
çağdaş atlasları inceledi ve Merkatorun Atlas Minorunu çevirdi.
· Ebu Bekr Behram el Dımaşkî (öl. 1691) de Blaeunun Atlas Majeurunu
tercüme etti.
· 1593de yeni İngiliz Elçisini getiren gemiyi, devrin tarihçilerinden
Selanikli Mustafa büyük bir hayretle izler: İstanbul Limanında o zamana
dek hiç görülmemiş bir gemiydi. 3700 deniz mili aşmıştı ve diğer
silahlarının yanında 83 top taşıyordu ... Çağın o zamana dek görülmemiş ve
kaydedilmemiş bir harikasıydı .
· Atlas Okyanusu tipi yelkenli gemiler ticari amaçlarla da olsa oldukça uzun
bir süredir Akdenizde dolaşıyordu. 1495de Cadiz- Sakız arasında , 1532de
Hollanda İngiltere Doğu Akdeniz rotasında sefer yapan gemilerin
kayıtları vardır. Barbarosun 1530da tuz yüklü iki Biskay navesini
batırdığı da belirtilebilir .
Akdenizdeki başarıları bilinen Osmanlı denizcileri Akdenizden çıkıp
Okyanuslara da yönelmek istediler.
· Süveyş kaptanlarımız Piri Reis 1551de Hint Okyanusuna uzanıp Portekizle
mücedele etti. Hürmüzdeki Portekiz üssünü yıkamadı; donanmasının büyük
kısmını yitirerek Kahireye döndü ve başarısızlığı öne sürülerek idam
edildi.
· Ardından 1552de Murat Reis, Hürmüz açıklarında Portekiz gemileri ile
çatıştı
· Ve nihayet Seydi Ail Reis, binbir zorlukla 1553de Hindistana ulaştıysa
da o da kalan birkaç gemisini terkederek karadan İstanbula dönmek zorunda
kaldı. Bu girişim Osmanlının Hint Okyanusundaki son girişimi oldu.
· Benzer biçimde Atlas Okyanusuna çıkma konusunda da birkaç girişim
yapıldığına ilişkin görüşler var . Koca Murat Reisin 1585te Cebeli
Tarıktan geçip Kanarya adalarına saldırdığı, 1620lerde Akıncı Korsan Murat
Reisin İngilterede Hard Land Burnunun 11 mil açığındaki Lundy Adasını üs
yaptığı belirtiliyor .
· Mir Ali Bey kumandasında bir filo 1585de Afrikanın doğu kıyılarına
ulaştı. Mogadişu, Barava Cumbo ve Ampazayı ele geçirdi. Mombassa hükümdarı
padişaha tabi olduğunu ilan etti. Ama 1589da yerliler ayaklandı ve ...
aralarında bizzat Mir Ali Beyin de olduğu, Portekiz gemilerine sığınabilen
Türkler, zencilerin elinden kurtulabildi .
Batıdaki Gelişmeler Karşısında Osmanlı Yeterli Tepki Verdi mi?
Yukarda anılan girişimlerin çok önemli olduğunu vurgulamakla birlikte
çabaların yeterli ve kalıcı olduğunu söyleyemiyoruz. Yine birkaç örnekle bu
yetersizliği vurgulamak gerekirse aşağıdaki konulara değinebilir:
Donanmada Basra Hint Okyanusu bölgesinden Süveyş Kaptanlığı sorumluydu. Bu
yönetim merkezinin uzaklığı bile Hint Okyanusunda Portekiz ile gerçekten
mücadele etmek için yeterli azmin gösterilmediğinin belirtisidir. Braudel bu
konuda şunları yazıyor: ... Kuşkusuz Türkiye iyi ve korkulacak bir
donanmaya sahipti. Fakat Osmanlılar Hint Okyanusuyla ancak Kızıldeniz
aracılığıyla temas kurmaktaydılar ve denizcilik tekniği Akdenizliydi. Bu
durumda Türkiye, Hint Okyanusundaki rakipleriyle Akdenizli bir malzemeyle,
önce sökülüp, sonra kervanlarla Süveyşe taşınarak orada yeniden takılan ve
suya indirilen kadırgalarla başa çıkmaya uğraşmıştır.... Böylece Hint
Okyanusu, kadırga ile yelkenli arasındaki oldukça ilginç bir mücadeleye
tanıklık etrmiştir.
Özellikle üç Süveyş Kaptanımızın Piri Reis, Murat Reis ve Seydi Ail Reisin
Umman Basra Hint Okyanusu bölgesindeki çabaları donanmamızın
teknelerinin bu denizlere uygun olmadığını, çok daha uzaklardan gelen
Portekiz yelkenlilerinin bölgede daha başarılı olduğunu gösteriyor.
Gösterilen çabaların kalıcı olamadığının üzücü bir örneğini ise yukarda
büyük emeklerle kurulduğunu belirttiğimiz gözlemevinin kuruluşundan yalnızca
5 yıl sonra 1580de yıktırılmasıdır. 1550de gözlemevinin kurulmasının
ardından 1577de bir kuyruklu yıldızın görülmesi ve 1578deki veba salgını
bahane edildi ve gökyüzündeki hareketini izleyen bu gözlemevlerinin kaynağı
olan Semerkanttaki gözlemevinin de Uluğ Beye uğursuzluk getirdiği öne
sürüldü. Gözlemevinin özellikle denizciliğe yararlı olması beklenirken,
1580de Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşaya topa tutturulması da ayrıca kara
bir leke olmuştur.
Bu dönemde elimize geçen fırsatlar da değerlendirilemedi. Günümüz Malezya -
Endonezya bölgesindeki müslüman devletler (örneğin Aça veya Açın sultanı
Alaüddin) Kanunîye elçi gönderip Portekiz baskısı karşısında yardım
istediler (1565). Önce Zigetvar seferi ile meşgul olan Osmanlı gerekli
ilgiyi gösteremedi. İki yıl sonra Süveyş kaptanı Kurdoğlu Hızır Bey
görevlendirildi ama Yemende bir isyan çıkınca bu yardım da gerçekleşemedi.
Konuya gemi yapım teknolojisi açısından baktığımızda büyük bir gecikme
görüyoruz. XVIncı yüzyıl ortalarında yelkenli gemiler Osmanlı tarafından
biliniyordu ve tersanelerimizde bu tip gemilerin yapılması da pekala
mümkündü. Batılı araştırmacılar, 1571deki İnebahtı savaşında daha büyük ve
daha güçlü silahlarla donatılmış yelkenli gemilerin geleneksel kadırgaya
üstünlüğü görüldükten ve Akdenize kıyısı olan devletlerin donanmalarında bu
tür gemiler kullanılmaya başladıktan sonra, Katip Çelebinin anlattığına
göre Girit savaşı sırasında 1647de ilk kez Tersane-i Amirede büyük
kalyonlar inşa edilmişti. 1657de Çanakkale önlerinde üç gün süren deniz
savaşında, İtalyan kaynaklarınca vascelli diye adlandırılan 29 büyük
yelkenli gemi (bunlardan beşi üç direkliydi) Osmanlı donanmasında yer
aldığına göre, tersanede yeni gemilere geçişte zorluk çekilmişe benzemiyor
diye yazıyor . Benzer biçimde yelken hakkında bizim kaynaklarımız da 1651
1655 dönemi için Yelkenin kıymetini takdir eden Ali Paşa zamanında bizim
donanmada da yavaş yavaş kürekten yelkene geçilmeğe başladı denilmektedir .
Burada belirtilen tarihin geçliği ve yavaş yavaş anlatımının oldukça
dikkat çekici olduğu vurgulanabilir.
Bazı tarihçilerimiz daha da kötümser tarihler veriyor: Kalyon Osmanlıda
1682de yapılmaya başladı. Kalyon yapımına Kaptanı Derya Mezomorto Hüseyin
Paşa önem verdi ve 1694de donanmamızda 20 kalyon ve 24 çektiri vardı .
Akdeniz ve Okyanuslarda Egemenlik
Osmanlının denizcilik bilgi ve teknolojisini geliştirme yönünde sürekli ve
kalıcı çabalar gösterememesinin ardında, kuşkusuz bu yönde bir gereksinimi
ve stratejisi olmaması yatar. İmparatorluğun askeri ve ekonomik hedefleri
daha uzaklara gidecek bir donanma ve ticaret filosuna gerek duymuyordu.
Stratejik olarak donanmanın Akdenizde sağladığı üstünlük Osmanlı hedefleri
için yeterliydi. Donanmanın temel görevi geniş ve güçlü kara kuvvetlerini,
çıktıkları büyük fetih seferlerinde desteklemekti. Yukarda kadırgaların
Akdenizde uygulanan deniz savaşı taktiklerine değinmiş ve bu amaçla
kadırgaların çok uygun olduğunu belirtmiştik. Birçok çatışmada hantal
yelkenliler rüzgar beklerken koylardan çıkan kürekli kadırgalar ani
saldırılarla başarı sağlamıştı .
Zaten yüzyıllardır Akdeniz, karşı tarafın ticari gemilerine saldırarak
guerre de course commercial raiding olarak anılan bir tür vur kaç
mücadelesine sahne oluyordu. Her ülkenin korsanları vardı ve kendi ticareti
gemilerini ve sahillerini karşı tarafın korsan saldırılarından korumak
başlıca ticari amaçtı. Kışları deniz ulaşımı durur, yazları da gemiler çoğu
zaman sahilden pek uzaklaşmadan seyrederdi.
Kısacası o çağda Akdeniz, ünlü deniz stratejisi kuramcısı Mahanın
tanımladığı biçimde kontrol altına alınmaya, düşman donanmasını tümüyle
yok edip limanlarını abluka altına almaya uygun değildi.
Deniz yollarının ticari değeri açısından da Osmanlının bir stratejisi
yoktu. Yukarıda Portekiz ve İspanya örneklerinde belirtildiğinin aksine
altın gümüş talanı, baharat - ipek köle ticareti için koloniler kurmak
köle emeği ile oluşturulan plantasyonlarda pamuk tütün üretmek gibi
konular Osmanlı ekonomisi için bir itici güç değildi.
XVIncı yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlının gemicilik teknolojisinde geri
kaldığına ilişkin bazı uyarı işaretleri gelmeğe başladı. Örneğin Maltayı
alamadık (1565) ve daha önemlisi İnebahtı (Lepanto) yenilgisi (1571) ile
teknolojik açıdan geri kalmanın belirtileri gözlenmeye başladı . 1559da
Habsburg Valois hanedanları arasındaki Cateu Cambresis anlaşması imzalandı
ve Fransanın 1540larda dost olan sahilleri Osmalı donanmasına kapandı.
Yukarıda değindiğimiz gibi, Osmanlının 1550lerde Hint Okyanusundaki
girişimlerinin sonuç vermediğini ve İber yarımadasında gelişen teknolojinin
Osmanlı denizciliğini yendiğini gözlüyoruz. Zaten XVIInci yüzyıl başında
Doğu Akdenizdeki Osmanlının dikkati İrana, Batı Akdenizdeki İspanyanın
dikkati de okyanus aşırı yeni dünyalara yöneldi ve Akdenizdeki büyük
çatışma sona erdi.
Eğer Osmanlının karadaki ilk önemli geri adımını 1699 Karlofça (Sremski
Karlovci) olarak kabul edersek, daha ileri bir teknolojinin söz konusu
olduğu denizde, ilk uyarıları yüz yıl kadar önce aldığımızı söyleyebiliriz.
Sonuç ve Değerlendirme
Osmanlının yükselme devrinde donanmanın kendi üzerine düşen görevi yerine
getirdiği belirtilebilir. İmparatorluk Avrupa içlerinde ilerlerken, Burak
Reis (öl. 1499), Kemal Reis (öl. 1512), Oruç Reis (1470 1518), Hayrettin
Paşa (Hızır Reis, Barbaros öl. 1546), Turgut Reis (1485 1565), Piyale Paşa
(öl. 1578) gibi büyük denizciler Akdenizde büyük başarılar elde ettiler.
XVIncı yüzyılın ortasına dek, Osmanlıda denizcilik haritacılık
astronomi gibi alanlardaki çalışmaların oldukça yoğun olduğunu ve Akdeniz
gemicilik teknolojisi açısından çağın hiç de gerisinde kalmadığını
gözlüyoruz. XVnci yüzyılın sonundan başlayarak Batı Avrupada ise -önceleri
oldukça geri bir teknolojik düzeyle bile olsa- okyanuslara açılma keşifler
- dönemi başladı. Ardından da önlerine açılan bu geniş ufuk için yetersiz
kalan bilim ve teknoloji yoğun ve örgütlü çabalarla geliştirildi. Köle
ticareti, altın yağmacılığı, ipek, baharat ticareti, kolonilerdeki üretim
... gereken finansmanı sağladı ve pazarı büyüttü. İşte bu andan itibaren
artık Osmanlı denizciliği, yarışta gerilere düşmüş ve yetişme umutları da
yitirildi.
Bu nedenle XVIncı yüzyıl ortalarında Piri Reis, Murat Reis (öl. 1609), Seydi
Ali Reis (1498 1563) gibi büyük denizcilerin Akdenizin ötesine uzanan
girişimlerini hayranlıkla izliyoruz. Bu denizciler, yalnızca kaptanlıktaki
hünerleri ile değil denizle ilgili bilimlerde de üstünlüklerini
sergilemişti. Kolombun birinci Amerika seferinden yalnızca 20 yıl sonra
Piri Reisin ünlü haritasını çizmesi, Seydi Ali Reisin astronomi
çalışmaları, her ikisinin de yazdıkları coğrafya yapıtları, uzak
görüşlerinin ve çok yönlü kişiliklerinin önemli kanıtlarıdır.
Ne yazık ki bu tür çabalar Osmanlının temel çizgisini değiştirmekte yeterli
olmamış ve denizciliğe stratejik ve teknolojik bakışta bir değişikliğe yol
açamamıştır.
Ölümünün 450nci yılında Piri Reisin çabalarını, bu tarihsel çerçeve içinde
daha iyi anlıyoruz.
XVI. Yüzyıl Sonu Avrupası Üzerine Sonsöz
Bildirimizin konusu gereği tarihsel çizgimizi 1550 - 1600 dolaylarında
kesmemiz gerekiyor. Ama yukarda değindiğimiz Avrupada denizciliğin
gelişmesi ve keşifler çağının sonuçlarına kısaca değinilmesi yararlı
olacaktır.
Doğu sınırında Osmanlı, Batıda Fransa ve içerde de reform yanlıları ile
çarpışmak Kutsal Roma İmparatoru V. Karlı çok yıprattı. İmparatorluğu
yalnızca eski kıtada değil yeni topraklarda da olağanüstü büyümüştü. 1556da
Orta Avrupa bölgesini kardeşi Ferdinanda, İspanya Hollanda Bölgesini de
oğlu II. Philipe paylaştırıp bir manastıra çekildi.
İspanya keşiflerle elde ettiği stratejik üstünlüğü, ekonomik bir öncülüğe
çeviremedi. Yeni dünyalardan talan edilen altın ve gümüş, hanedan ve
asillerin lüks tüketimine harcanmış, yarımadadaki ekonomi
geliştirilememişti. Yüzyılın sonlarına yaklaştığımızda İspanyol zenginleri
için mal üreten İngiltere ve bunun ticaretini yapan Hollandanın çok daha
zenginleştiğini görüyoruz. Bu protestan ülkeler, yukarıda belirtilen
Papanın yeni bulunan toprakları paylaştıran fetvalarına da aldırmayıp
ticareti güçlendirdiler . İspanya kıralı II. Philipin katoliklik uğruna
giriştiği amansız mücadelenin giderleri de ekonomiye büyük bir yük olarak
eklendi. Hollandadaki protestanlara karşı mücadele sertleşti, Osmanlı ile
Akdenizde stratejik olarak İspanya açısından pek de anlamlı olmayan
saldırgan bir politika izlendi (1571 İnebahtı), İngilterede Protestan
Kraliçe Elizabeth, Katolik Mary Stuartı hapsedince ünlü Armadayı oluşturup
İngilterenin işgali macerasına girişti (1588) ve donanmasını yitirdi. Sonuç
olarak yüzyılın sonlarında İspanya ekonomik zorluklar içinde gücünü
yitirmeye başlamış bir ülkeydi. Siglo de Oro Altın yüzyıl sona ermişti!
Yarımadanın diğer ülkesi Portekiz de elde ettiği çok geniş toprakları
denetimi altında tutacak güçten yoksundu. 1580de kendisi de İspanya
tarafından işgal edildi . İspanya ve Portekizin Avrupa kıtasına açtığı
yolda ilerlemek Avrupanın diğer ülkeleri tarafından gerçekleştirildi.
Özellikle İngiltere, Fransa ve Hollanda, denizciliğin bilimsel ve teknolojik
altyapısını geliştirmekte çok daha başarılı oldular.
Almanya Avusturya ise bu yarışta yer alamadı. Kutsal Roma İmparatoru ve
Papa katolikliği egemen kılıp mezhep çatışmasına engel olamamıştı ve ülke 30
Yıl Savaşlarının (1618 1648) yıkımı ile boğuşmaya başladı .
İber Yarımadasının gözüpek öncü denizcilerinin çaktığı kıvılcımın ardından,
dev adımlarla ilerleyen batı uygarlığının büyük devletleri geldi ve tarihte
ilk kez bir uygarlığın küresel egemenliği kuruldu. Artık okyanuslar,
kıtaları ayıran engeller değil, egemenliğin uzak ülkelere yayılmasını
sağlayan yollardı.
Peter C. Emmer, The First Global War: The Dutch Versus
Iberia in Asia, Africa and the New World, 1590-1609, e-JPH, Cilt.1, Sayı 1,
Yaz 2003.
Uzunçarşılı, Kastilya ve Aragon korsanlarının Egede vurgun yapıp Midilliye
sığındıklarını belirtir Büyük Osmanlı Tarihi, TTK Yayınları, Cilt 2, s.
35-35.
Huygensin bu ilkeyi saatte kullanılır biçime getirmesi 1656,denizcilik
açısıdan, özellikle boylam belirlemede yararlı olacak saatlerin İngilterede
Harrison tarafından yapılması 1760.
İngileterede 1660da Royal Societynin (tam adıyla Royal Society of London
for the Promotion of Natural Knowledge); Fransada 1666da Académie des
Sciencesın, 1667de Observatoire de Parisin ve 1675de Greenwich
gözlemevinin özellikle bu sorunu çözmek için kurulduğunu belirtebiliriz.
-
Vannoccio Biringuçionun
Pirotecnia (Venedik, 1540)
-
Niccolo Tartaglianın La
Nova Scientia (Venedik 1558)
-
Luigi Calladonun Practica
Manual de Artiglierra (Venedik 1586)
-
Theodoronun kadırga yapımı
hakkındaki raporu (1546)
-
Don Garcia de Toledonun
gemi yapımı hakkındaki araştırması (Madrit, 1560)
-
Pedro de Medinanın
Regimento de Navegacion (Sevil 1563)
|