|
The Anatolian Turkish
seamanship was established on the late XIth century in İzmir and its
vicinity, however, The Turks had experienced the sea before. As a matter
of fact, Kutalmisoglu Suleyman Shah, who was the founder of The Anatolian
Seljuks and also from the dynasty of the Seljuks, by conquering Iznik from
the Byzantines, caused the Turks to settle in the coast of the Marmara Sea,
afterwards announced Iznik the capital. This was an important decision
that proves the change in the Turkish policy towards the sea.
During the period of disorder (1078 1079) in Anatolia, Caka Bey who was
a Turcoman Ruler, was captured by the Byzantians. However after his escape,
he manages to pass to Anatolia, and establishes a shipyard in Izmir, and
then on Ephesus, forming the first Turkish Naval Forces.
Successfully evaluating the condition of The Seljuks State also acting
independently, Caka Bey started to dominate the Aegean Sea. The First
battle of the Turkish Naval Forces, the Koyun Islands Battle, ended with
victory on May 19, 1090. This was the first sea battle and sea victory of
the Turks.
After the death of Melik Shah in 1092, when his son Mahmud was declared as
King, at the age of four, managing to sneak in to Izmit, Kılıcarslans
arrival gathered the front Asia Turks. The great council convened and gave
important decisions such as, separating the country into provinces and
giving official positions to the governors. Caka Bey was in charge of The
Izmir Province and the Command of the Naval Forces, eventually the first
official Turkish Naval Forces was founded. Along with the death of Caka
Bey, the Turkish Seamanship encountered a serenity for almost 300 years.
The son of Ertugrul, Osman Bey founding a small government in Anatolia in
1299 and completing its organization in a year, conquered Gemlik, Izmit,
Bursa and many other cities in 10 years. In order to prevent the Byzantian
aid to the castles under siege, and to transport ammunition to the Kocaeli
front, the formation of the Naval Forces was decided and Karamursel Bey
was assigned as Commander of the Naval Forces. By means of the labourers
from Karasi, small warships were built in 1320, and Izmit became the first
Ottoman naval base and shipyard. Because of his Commandership of the Light
Ottoman fleet, Karamursel Bey is known as the first Ottoman Admiral.
There is no doubt that among the other feudal Turkish principalities, The
Aydın Principality caused most of the progression in the Turkish Navy. The
Aydın Principality building shipyards in Izmir and Selcuk and with its
great fleet entered the Aegean Sea. Later on forming an alliance with The
Saruhan and Mentese Principalities expanded its area from the Ion Sea to
the Black Sea, and this made The Aydın Principality influential until the
mid-14th century. The foundation of The Aydin Principality Navigation
should be searched in the Aydin Bey era. Later on, under Umur Beys
command this navigation reached its peak. Umur Bey, dominated the Near
East, focusing on the Western Front Asia union. Unfortunately, after the
death of Umur Bey, The Aydın Principality Navys star faded.
|
Bilindiği gibi denizcilik,
insanlığı en eski çağlardan beri meşgul eden önemli bir konu olmuştur.
Daha ziyade ülkenin coğrafi yapısına ve dolayısıyla stratejik durumlarına
göre eski medeniyetlerden bazıları denizcilikle uğraşmışlardır.
Türklerin denizlere yönelik devlet politikası uygulamaya başlamaları,
Anadolunun 1071 Malazgirt Savaşından sonra kesin olarak Türk yurdu
haline gelmesi ile olmuştur. Aslında denizci devlet olmayı veya olabilmeyi
sağlayan en önemli faktör coğrafi konumdur. Anadolu ise tarih boyunca
üzerinde kurulan çeşitli medeniyetlere denizci olma imkanı sağlayan çok
önemli bir kara parçası olmuştur. Şu bir gerçektir ki; Anadolunun
stratejik yapısını en iyi değerlendiren, hiç şüphesiz Türkler olmuştur.
XI. Yüzyılın başlarında Kuzey, Batı ve Güney sahillerinde hedef olarak
gösterilen Oğuz kafilelerinden ikisi, Marmara ve Ege Denizi sahillerine
ayak bastı. Bitinyaya (İznik havalisi) yerleşerek burayı merkez yapan
kalenin başında Süleyman Bey, İzmir Kalesi'ni merkez yapan kafilenin
başında Çaka Bey vardı.
Anadolu Selçuklu Devletinin kurucusu olan ve aynı zamanda Selçuklu
Hanedanından gelme Kutalmışoğlu Süleyman Şahın, Bizansın elinde bulunan
İzniki ele geçirmesi suretiyle Türkler ilk defa Marmara kıyılarına
yerleşmiş ve İznik şehrini başşehir yapmıştır. İznikin başkent olarak
seçilmesi, Türklerin bundan böyle denizlere yönelik bir politika takip
etmesini göstermesi bakımından önemlidir. Süleyman Şahın 1086 yılındaki
ölümü üzerine yerine vekil olarak bıraktığı Kadı Ebül-Kasım, 1088de
İznik Kalesini geri almak isteyen Bizanslılara karşı koyduğu gibi,
İstanbulu fethetmek ve Marmara kıyıları ile adaları eline geçirmek için
de harekete geçti. Bizansın elinde bulunan Gemlik Kasabasını fethetti ve
burada İlk Türk Tersanesini kurma girişimine başladı. Fakat Bizans
İmparatoru Aleksi Komnen, Türklerin İstanbula hücum etmek üzere donanma
yaptırdıklarını haber alınca, Gemlike karşı karadan ve denizden kuvvetler
gönderdi. Bizansın kara ve deniz kuvvetleri, Gemliki kuşatıp, henüz
kurulma aşamasındaki Türk Tersanesi ve gemilerini yaktılar. Böylece
Selçuklu Türklerinin Marmara Denizine hakim olmak yolundaki ilk
teşebbüsleri 1088 yılında başarıya ulaşamadı. Buna rağmen İznik şehri
Bizansın merkezine doğrudan yapılacak saldırılar için ileri bir üs olarak
Türklerin elinde kaldı.
Anadoludaki karmaşaların devam ettiği ve takriben 1078-1079 yılları
arasındaki bir dönemde genç bir Türkmen Beyi olan Çaka, Bizans güçlerine
esir düştü. Çaka Bey Türk ordusu içinde sahip olduğu konumu dolayısı ile
doğrudan Bizans İmparatoru Nikeforos Botaneiatenise takdim edildi ve
imparator tarafından Çaka Beye iltifatlarda bulunularak çeşitli
hediyeler, nişan ve rütbeler verildi. Bu şartlar içinde bulunan Çaka Bey,
durumunu çok iyi kullanarak mecburen kaldığı sarayda Latince ve Grekçeyi
çok iyi derecede öğrendi, kendini geliştirdi ve Bizansın iç yapısı ve
siyaseti hakkında ileri derecede bilgi sahibi oldu.
Ancak 1081 yılında Bizans tahtında meydana gelen değişiklik Çaka Bey için
bir dönüm noktası oldu. Bizansın yeni İmparatoru Aleksi Komnen, kendinden
önceki İmparatorun Çaka Beye verdiği unvan, nişan ve imtiyazları geri
alarak Çaka Beyin imtiyazlı durumuna son verdi. Çaka Bey, Bizans sarayı
içindeki imtiyazlı durumunu kaybettikten sonra bir fırsatını bulup
saraydan kaçmayı başardı ve Anadoluya geçtikten hemen sonra Akıncı
Türklerin başına geçerek Bizansa karşı mücadeleye başladı. Çaka Bey ilk
hedef olarak İzmiri seçti ve burayı Bizanslılardan temizleyerek İzmirin
ilk Türk hakimi oldu. Çaka Bey, bu tarihten itibaren hedefini
belirlemişti; önce güçlü bir donanma kuracak ve bu donanma ile Ege Denizi
hakimiyetinin İzmir Beyliğinde olmasını sağlayacaktı. Bu konuda öncelikle
Efeste gemi inşasını sürekli kılacak ilk Türk Tersanesi kurularak gemi
inşasına girişildi. Oldukça hızlı çalışmalar sonucu kısa sürede üstleri
kapalı 40 kadar geminin inşası tamamlandı. Türklerin tarih içinde tespit
edilebilen ilk donanması budur.
Türk Donanmasının İlk Deniz
Savaşı
Çaka Bey, mevcut donanması ile birlikte 1090 yılının Mayıs ayı başlarında
Midilli Adası önlerinde görüldü. Ada Valisi, hiçbir zorluk çıkarmadan
Adayı Türk Kuvvetlerine teslim etti. Türk Donanması, 19 Mayıs 1090
tarihinde Sakız Adasına yüklendi. Mücadele devam ederken Bizans
Donanmasının Çandarlı açıklarından güneye doğru ilerlemekte olduğu haberi
geldi. Çaka Bey, 17 çektiri ve 33 yelkenliden oluşan donanması ile hemen
harekete geçti. Türk Donanması bir müddet sonra Bizans Donanması ile
karşılaştı. Koyun Adaları civarındaki savaşta Bizans Donanması
mürettebatının çoğu ya öldürüldü ya da esir alındı. Bu deniz savaşında az
sayıda düşman gemisi kurtulabildi. Koyun Adaları Savaşı adıyla tarihe
geçen 19 Mayıs 1090 tarihli deniz savaşı Türk Donanmasının ilk deniz
savaşıdır ve Türklerin ezici bir zaferiyle neticelenmiştir. Koyun Adaları
Zaferinden sonra Çaka Beyin önderliğindeki Türk güçleri Bizansa ait
olan Sakız ve Sisam Adalarını da ele geçirdiler. Böylece Ege Denizinin
kontrolü tamamen Türklerin eline geçti.
Çaka Beyin bundan sonraki hedefleri ise; Ege sahillerinin Bizanstan
temizlenmesi, Çanakkale ve Trakya Bölgesinin ele geçirilmesi ve asıl
hedef olarak; İstanbulun fethi idi.
Çaka Bey; bu muazzam hedefin başarıya ulaşmasını kolaylaştırmak üzere;
öncelikle o dönemlerde Balkanlarda etrafa dehşet saçan ve bilhassa
Bizansa problem yaratan Peçenek Türkleri ile anlaşmaya vardı. İzmir ve
Efes Tersanelerini de büyük bir donanma meydana getirecek şekilde
faaliyete geçirdi. Bu tersanelerde inşasına başlanan tekneler; Dromen
denilen hücum gemileri ile iki ve üç sıra kürekli teknelerdi. Türklerin
böylece Ege ve Marmara Denizi kıyılarına dayanmaları, özellikle Çaka
Beyin İzmirde bir filo oluşturması, Bizansı ilk defa sadece karadan
değil, denizden de bir Türk tehdidi ile karşı karşıya bırakıyordu.
Bu yeni Donanma ile Ege sularına açılan Çaka Bey önderliğindeki Türk
Donanması, Midilli, Sakız, Sisam ve Rodos Adalarını ele geçirdi. Çaka Bey,
bundan sonra asıl hedefi olan Çanakkaleyi ele geçirip, Trakya üzerinden
İstanbulu fethetme düşüncesini gerçekleştirmek amacı ile çalışmalara
başladı. Çaka Beyin bu düşüncesi; aynı zamanda damadı olan İznik Sultanı
Kılıçarslan tarafından da desteklenmiştir.
Bu amaçla ortak hareket etme kararı alan İzmir Beyi Çaka Bey ile İznik
Sultanı Kılıç Arslan 1095 yılındaki harekatı Çanakkale üzerine
yönelttiler. Kılıçarslan öncelikle Bursa ve Gemliki ele geçirdi. Diğer
taraftan Çaka Bey de Bizansa ait arazileri ve kıyı boylarını ele
geçirerek Çanakkaleye doğru hızla ilerlemeye başlamıştı. Bu durum
karşısında zor durumda kalacağını anlayan Bizans İmparatoru Aleksi Komnen,
bir taraftan Papa ile ittifak arayışlarını sürdürürken diğer taraftan da
Kılıçarslana bir mektup göndererek Çaka Bey Kılıçarslan ittifakını
bozmaya çalışmıştır. Ancak Kılıçarslan, Bizans İmparatoru tarafından
gönderilen bu mektuba cevap bile yazmamıştır. Onun cevabı; ordusunun
başına geçerek yolu üzerindeki Bizans topraklarını ele geçirip
Çanakkaleye doğru yürümesi olmuştur.
Biri doğudan, biri batıdan Çanakkaleye giren İzmir ve İznik Beyliği
orduları, Abidos Kalesi önünde birleştikleri zaman Kılıçarslanın Marmara
Donanması limana demirlemişti. Çaka Beyin Donanması da İzmirdeki
hazırlıklarını tamamlar tamamlamaz Abidos Kalesi üzerine yöneldi. Kale
bütün direnişine rağmen Türklerin eline geçmekten kurtulamadı. Ancak bu
kalenin Türklerin eline geçmesi Türklere pahalıya mal oldu. Bu savaş
esnasında Çaka Bey şehit düştü.
Fakat bu büyük devlet adamı ve denizcisinin ölüm biçimi hala tartışmalı
bir konudur. Bazı kaynaklarda Çaka Beyin, damadı Kılıçarslan tarafından
öldürüldüğü belirtilmektedir.
Çaka Beyin ölümü ile Türk Denizciliği yaklaşık iki asır sürecek bir
sessizliğe gömülmüştür. Bunda, Çaka Beyin hayatını kaybetmesinin başlıca
rolü olduğu bir gerçektir. Bu arada Ön Asyadaki Selçuklu Türklerine karşı
Hıristiyan dünyasının 1096dan 1291 yılına kadar ordu ve donanmaları ile
peşpeşe sekiz sefer halinde devam ettirdikleri ve Türkleri sahil
kesiminden iç kesimlere doğru çekilmeye mecbur bıraktıkları Haçlı
Seferlerinin etkisi de elbette büyüktür. Bu durum başşehrin İznikten
Konyaya nakledilmesine yol açmış ve bu yüzden Türkler XIV. Yüzyılın
başlarına kadar denizlerde eskisi kadar güçlü olamamışlardır.
1205 tarihinde Konya Selçuk Devletinin Sultanı olan I. Keyhüsrev,
durumunu düzeltir düzeltmez Pamfilya üzerine yürüdü. 1209 tarihinde
Antakyayı alıp Akdenize bir kapı açtı. Burada bir deniz üssü kurarak
kısa bir zamanda Türk Denizciliğini yeniden canlandırdı.
Keyhüsrevin ölümü ile onun yenine geçen I. Keykavus (1211-1217) iç
isyanları bastırdıktan sonra Kıbrıs Kralının yerli Rumlarla birleşerek
aldığı Antalya ve Pamfilya kıyı kalelerinin bir kısmını geri aldı. Yine bu
dönemde Sinop ele geçirilerek bütün Karadeniz boylarına genişlenmeye
başlandı. Sinop Tersanesinin yeniden faaliyete geçirilmesi sağlandı.
Keykavusun ölümü ile onun yenine geçen kardeşi Alaaddin Keykubat
(1217-1238) Konya Selçuk soyunun en büyüklerinden biri sayılır. Onun
dönemi Türk Denizcilik tarihi açısından çok önemli bir dönem olarak
bilinmektedir.
Bu dönemde Kıbrıs Krallığı tarafından zapt edilen Kilikya kıyılarındaki
kaleleri kurtarmak ve Antalya Körfezinde dahil krallığın deniz kuvveti
hakimiyetini yok etmek üzere 1220 sonbaharında harekete geçilerek Antalya
Körfezinin doğu sahilinde bulunan Kilyoros Kalesi karadan ve denizden
kuşatıldı. Deniz cephesini kuşatan filo Antalya Beyi Ertokuş tarafından
sevk ve idare ediliyordu. O zamanlar Kıbrıs Kralının Doğu Akdenizdeki
nüfuz ve kudreti düşünülürse, Türk Filosunun düşmanı bozup
uzaklaştırdıktan sonra; Ertokuş Beyin duruma hakim olarak denizden
kuşatmayı temin ettiğini kabul etmek yerinde olur.
I. Keykubatın, Sinop ve Antalya Filolarının takviyesine büyük bir önem
verdiğini biliyoruz. Çünkü harp filosunun ticaret donanmasını emniyete
alacağını anlamış ve taktir etmiştir. Türk Bayrağının ticaret yaptığı
sularda asayişi temin etmek, Konya Hükümeti için kalıcı bir siyasetti.
Karadeniz ile Doğu Akdenizde ve karada taarruza uğrayan Türk
tüccarlarının zarar ve ziyanları hükümet tarafından tazmin edilir ve
sonradan bu durumu yaratanların üzerine kuvvet sevk edilerek gereken
cezaları verilirdi.
Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra Selçuklular döneminin uç
beylikleri arasında yeni birtakım beylikler ortaya çıkmıştır. Bu
beyliklerden Karasi, Aydın, Saruhan ve Çandaroğulları Beylikleri,
denizlerle ilgilenen beylikler olmuşlardır.
Danişmendler soyundan gelen Karasi Beyliği XIII. Yüzyılın sonu, XIV.
Yüzyılın başlarına doğru Balıkesir ve Çanakkale bölgelerinde kurulmuş,
Bizans ile mücadeleler sonucunda ise Balıkesir ve Bergama bölgelerinde iki
ayrı kol olarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Balıkesirdeki uç beyliğinin
başında bulunan Demirhan Bey liderliğindeki kuvvetler 1331 yılında 71
parçadan oluşan deniz kuvvetleri ile Geliboluya gelerek Enezi ele
geçirmişler ve Bizans Donanması filolarına karşı başarılı mücadeleler
vermişlerdir. Bergama Uç Beyi Yahşihan liderliğindeki kuvvetler ise; iki
kere Geliboluya çıkmışlar, Marmara Denizinin güney sahillerindeki bazı
kalelerle birlikle bazı adaları ele geçirdikleri gibi Yassıada
yakınlarında Bizansa ait bir filoyu yenme başarısını göstermişlerdir.
Saruhan ve Candaroğulları Beyliklerinin de deniz kuvvetlerinin olduğu
bilinmektedir.
XIV. Yüzyılda Anadoludaki Feodal Türk Beylikleri arasında denizciliği en
ileri götüren hiç şüphesiz Aydınoğulları Beyliği olmuştur. Bu beylik;
Selçuk ve İzmir Limanlarında birer kuvvetli dayanak kurup hazırladığı
filolarla Ege Denizine girmiş, daha sonra Saruhan ve Menteşe
Beyliklerinin de ittifakını sağlayıp, çalışma sahasını
İyon Denizi ile
Karadenize kadar genişleterek XIV. Yüzyılın ortalarına kadar Yakın
Doğuda güçlü bir durumda görülmüştür. Aydınoğulları Beyliği dönemi
denizciliğinin çıkış noktasını, Aydın Bey zamanında aramak gerekir. Ancak
Aydınoğulları denizciliği Umur Bey döneminde şaşılacak derecede yükselme
göstermiştir. Umur Bey, Batı Ön Asya Birliğini temel alarak Yakın Doğuda
kuvvetli bir hakimiyet kurmuştur. Aydınoğulları Beyliğinin yükselen
denizcilik yıldızı Umur Bey ile sönmüştür.
Germiyanoğulları Beyliğinin bir uç beyi olarak görülen Aydınoğulları
Beyliği Mehmet Bey tarafından kurulmuştur. Denizlerde kuvvetli olmayı
hedefleyen beylik, kendi bölgesinin kıyılarındaki Ayaslug (Selçuk) ve
Birgiyi ele geçirdikten sonra hemen iki tersane kurmak ve hafif
kadırgalar inşa etmek suretiyle denizcilik faaliyetine başlamıştır.
Aydınoğlu Mehmet Bey kendine ait beyliği kısa bir sürede kuvvetli bir hale
getirdikten sonra uç beyliklerini de genişletmiştir. Mehmet Beyin 5
oğlundan İsa Bey yanında kalmak, diğerlerine kale ve uç beyliği verilmek
üzere Aydınoğulları Beyliği sağlam temellere oturtulmaya çalışılmıştır.
Aydınoğlu Mehmet Bey, ufak filosu ile Rodos ve Venediklilere ait ada ve
gemileri vurmaya başlamıştır. Bu harekatta bir önemli nokta da Mehmet
Beyin kardeşi Orhan Beyin Rodos Adası üzerine yapmış olduğu seferdir. Bu
sefer her ne kadar başarılı olamamışsa da Hıristiyan dünyasında dikkati
çekmiştir.
Haçlı Seferleri; Bizansın tahrip edilmesi, parçalanması ve idarenin 57
yıl süre ile Latinlerin eline geçmesi sonucunu doğurmuştur. Bunun bir
neticesi olarak İstanbul merkez olmak üzere Bizansın bir kısmı Latinlerin
idaresine verilmiş, geri kalan kısımlar Haçlılar arasında taksim
edilmiştir. Bu durumda Bizans toprakları üzerinde birtakım Frenk, Venedik
ve Yunan hükümetleri belirmiş, Ege ile Doğu Akdenizdeki Bizansa ait
adalar da yeni sahiplerinin ellerine geçmiştir.
Mihail Paleolog, 1261 tarihinde İstanbulu Latin idaresinden kurtarıp
Yunan idaresine kavuşturarak Bizans tahtına oturduğu zaman, ortada
zayıflamış, küçülmüş, perişan bir durumda bir Bizans vardı ve senelerce bu
durumdan kurtulamayacaktı. Bu durumda bulunan Bizans, Doğu Akdenizde
kuvvetli bir biçimde ortaya çıkmış olan Venedik ve Cenevizlilerin Egedeki
Bizans hakimiyetini baltalayıcı hareketlerine, Ege kıyıları ile adalarına
yerleşme gayretlerine mani olmak için de bir mücadeleye girmek zorunda
kalacaktı.
Yeniden doğan Türk denizciliği, her biri ayrı birer deniz kuvvetine sahip
olan Bizans, Kıbrıs Krallığı, Rodos Şövalyeleri, Venedik ve Cenevizliler
ile mücadele etmek zorunda kalacaktı. Bu arada Bizansın parçalanışı
sırasında Egenin bir kısım adaları ile Mora kıyılarına yerleşerek
buraları birer korsan yuvasına çevirmiş ve vurgun sahaları Türk kıyıları
olan Haçlı seferlerinin artıkları birtakım prenslikler de Türk
Denizcilerinin hedefi olacaktı.
Aydın denizciliği öylesine bir kudret ile doğmuştu ki, kısa bir süre sonra
300 400 parçadan oluşan yenilmez bir armada olarak Ege ve Akdeniz
sularında kendini göstermişti. Muhteşem Aydınoğulları denizciliğini
meydana getirerek, Çaka Beyin ölümü ile XI. Yüzyılın sonlarından XIV.
Yüzyılın ilk yarısına kadar kapanmış bulunan Türk Deniz Tarihini yeniden
açan ve Türkiyeyi denizlerde yeniden hareketlendiren büyük insan Umur Bey
olmuştur.
Umur Bey, iki asırdan fazla bir süre kapanmış bulunan Türk Deniz Tarihini
yeniden açarken Türkiyeyi yeniden denizlerde hareketlendirmek üzere,
Aydın Devletinin Amirali olarak ilk seferini kendi eseri olan İzmir
Tersanesinden başlatmıştır. Aydın Beyliğinin deniz dayanağı bu tarihe
kadar Selçuk Limanı idi. İzmirin tamamen Türklerin eline geçmesinden
sonra Selçuk Limanı askeri değerini korumakla birlikte, İzmir Tersanesi de
kullanılmıştır. Umur Beyin Müslüman Hocaya İzmirde yaptırdığı ilk filo;
1 kadırga ve 7 kayıktan ibaretti. Türk Denizcilik Tarihinde bir ilk olmak
üzere Umur Bey, bu kadırgaya Gazi adını koymuştur. Denizcilik
Tarihimizin eksikliği nedeniyle isim taşımış ilk savaş gemisine ne zaman
ve nerede isim verildiği bilinmez. Fakat isim taşıdığı tarihe geçen ilk
Türk savaş gemisinin adı Gazidir. İzmirde inşa edilmiş ve buradan
denize açılmıştır. 1329 yılında İzmirden hareket ederek Çanakkale
Boğazına kadar ilerleyen Türk Filosu, Bizansa ait Bozcaadayı tahrip
ettikten sonra rastladıkları Göke sınıfı çok yüksek bordalı 5 parçalık bir
Bizans Filosu ile iki gün iki gece süren çok kanlı bir savaşa girmiştir.
Mağlup olan Bizans Filosu, uygun rüzgarı bularak Çanakkale Boğazına
sığınmak suretiyle kurtulabilmiştir.
1330 yılında 28 parçası İzmir ve 22 parçası Efes Üssünde hazırlanan
toplam 50 parçadan oluşan bir filo ile denize açılan Umur Bey, gücünü
Midilli ve Sakız Adalarında göstererek bu iki adayı vergiye bağlamıştır.
21 yaş gibi çok genç bir yaşta Aydınoğulları denizciliğinin başına geçmiş
bulunan Umur Beyin siyasi görüşleri, bu genç yaşından umulmayacak kadar
olgundu.
Umur Beye göre; Anadolu Türk birliğinin kurulmasına temel oluşturmak
üzere, kıyı boylarındaki küçük Türk Devletlerinin deniz güçleri
Aydınoğulları denizciliğinin bayrağı altında toplanmalı, Ege ve Doğu
Akdenizde üzerinde tartışma kabul edilmeyecek şekilde Türk hakimiyeti
kurulmalı, Ege ve Doğu Akdenizde bulunan yabancı koloniler Türk
kontrolüne alınarak vergiye bağlanmalı ve yabancı bayraklı gemilerin deniz
ticaretini vurmak suretiyle deniz ticaret savaşının devam ettirilmesi
sağlanmalıydı.
Görülüyor ki, Umur Bey daha o zamanlar bir deniz kuvvetinin hedefini
yalnız karşıdaki düşman deniz kuvveti ile savaşmak üzere
sınırlandırmamaktaydı. Aslında, Ege Havzasına ve Doğu Akdenize hakim
olan o dönemin siyasi havası, Umur Beyi böyle geniş hedefli bir deniz
siyaseti izlemeye mecbur tutuyordu.
1204 yılındaki Dördüncü Haçlı Seferinde Bizans Latinlerin istilasına
uğradığı sırada, Bizans arazisinin bir kısmının Haçlı Ordusu komutanları
arasında paylaştırılması sonucunda, Atina ile çevresinde, Morada ve
adalarda birtakım Latin Prenslikleri doğmuş ve bunlar da her biri ayrı
olmak üzere birer korsan filosuna sahip olmuşlardı. Bu korsan filolarının
hedefleri ise, Türkler denizlerde harekete geçmeden evvel Türk kıyılarını
ve Türk Deniz Ticaretini vurmaktı.
Uygulayacağı deniz siyasetini belirleyerek hedeflerini iyi tespit eden
Umur Bey, bunları hayata geçirebilmek için Efes ve İzmir Tersanelerinde
çalışmaları hızlandırdı. Anadoludaki Türk birliğini kurma yolunda ilk
adımı da atarak kuzey komşusu Saruhan Beyliği ve güney komşusu
Menteşoğulları Beyliğinin Deniz Kuvvetlerini de kendi bayrağı altına
almayı başardı.
Umur Beyin ilk hedefi, Yunanistan ve adalarda kurulmuş bulunan Latin
Prensliklerini Aydınoğulları Beyliğinin hakimiyeti altında vergiye
bağlamak ve girişilen mücadelelerde hareket serbestisine kavuşmak üzere
Bizansı uygun şartlarda barışa zorlayıp saf dışı bırakmaktı.
Böylece ön planda Bizansı hedef tutan Umur Bey, Trakya Seferi için
hazırlanarak 1332 yılında savaş ve nakliye gemilerinden oluşan 75 parçalık
bir filo ile İzmirden hareket etti. Umur Bey, önce Çanakkale Boğazından
geçerek Gelibolu Yarımadasına asker çıkardı. Gelibolu Kalesini tahrip
ettikten sonra filosunu Trakya kıyılarına yöneltti. Umur Bey ile savaşı
göze alamayan Bizans İmparatoru III. Andronikos, barış şartlarının
bildirilmesini istedi. İleri sürdüğü şartları İmparatora kabul ettiren
Umur Bey böylece gelecekteki hareketleri için Bizansı safdışı bıraktı.
Türk denizciliğinin yeniden hareketlenmesi karşısında, Ege Denizindeki
yabancı bayrakların bundan önce sürdürdükleri korsanlık faaliyetleri
durmuş, Türk Deniz Ticareti ise yeniden özgürlüğüne kavuşmuştu. Ancak Umur
Bey için bu yeterli değildi. O Ege Denizinde yeni bir düzen kuracak,
kayıtsız şartsız bir deniz hakimiyeti sağlayarak bölgeyi kendi nüfuzuna
bağlayacaktı.
Umur Beyin böyle bir hedef için yönettiği 1333 yılı Deniz Harekatı,
yeniden doğan Türk Denizciliğinin kısa bir sürede ulaşmış olduğu güç ve
ihtişamı göstermesi bakımından ilgi çekicidir.
Umur Bey, 1333 yılı baharında 250 parçadan oluşan bir filo ile Ege
Denizine açıldı. Eğribos Dükalığını ve Bodonice Prensliğini senelik bir
vergi ile Aydınoğulları Beyliği nüfuzuna bağladı. Mora Yarımadasının
güneydoğusundaki Monevesnaya ufak bir çıkarma yaparak burayı vergiye
bağladı.
250 parçadan oluşan Türk Filosunun Ege Denizinde bayrak göstererek, bir
kısım Dükalıkları ve Prenslikleri vergiye bağlamak sureti ile
Aydınoğulları Beyliği nüfuzuna alması ve yabancı bayraklı gemilerin
yaptıkları korsanlığı sona erdirmesi, Ege Denizinde korku ve endişe
yaratmıştı. Türk Deniz Gücünün ağırlığını henüz üzerinde hissetmemiş
olanlar sıranın kendilerine geldiğini hissederek korku içinde kendi
menfaatlerini korumak amacı ile bir güç birliği oluşturmak üzere harekete
geçtiler.
Umur Bey, yarım kalan Yunanistan Seferini tamamlamak üzere 1333 yılında
mevsim şartlarına aldırmadan kışın 170 parçadan oluşan filosu ile Güney
Yunanistana doğru denize açıldı. Atina Prensliğini yıllık vergi ile
Aydınoğulları Beyliği nüfuzuna aldıktan sonra Mora Despotluğuna da ağır
bir darbe indirdi ve bu çevrede bulunan bir kısım korsan yuvalarını
temizledikten sonra İzmire döndü.
Aydınoğlu Mehmet Beyin 1334 tarihinde vefat etmesi üzerine, Aydınoğulları
Beyliğinin başına kardeşlerinin de onayı ile Umur Bey geçti. Bu sırada
Umur Bey 26 yaşında idi.
Ege Denizine yabancı bayraklara nefes aldırmayan yalnız Aydınoğulları
Beyliği Denizciliği değildi. Karasi, Saruhan ve Menteşoğulları Beylikleri
de sahip oldukları deniz kuvvetleri ile akınlar yaparak Ege Denizindeki
adaları vuruyorlardı. Yalnız Aydınoğulları denizciliği, Ön Asyadaki
Türklerin deniz çıkarlarını sağlayacak bir deniz politikası ile Doğu
Akdenizde deniz hakimiyetini hedef alıyordu. Diğer Beylikler ise yalnız
vurgun peşinde koşan bir nevi korsan hareketleri idi. Fakat ne olursa
olsun Ege Denizindeki Türk Deniz Kuvvetlerinin gittikçe artan
baskısından nefes alma imkanlarını her gün biraz daha kaybeden yabancı
bayraklar bu hareketten kurtulabilmek için bir Haçlı hareketi meydana
getirmeyi başardılar. Türklerin sahip oldukları tekne sayısı üstünlüğünü,
yüksek bordalı, güçlü kadırgaları ile yeneceklerdi. Çünkü Türk Deniz Gücü
daha ziyade yörük ve hafif teknelerden oluşuyordu. Haçlı Donanması, 4ü
Papalıka, 4ü Fransaya, 10u Rodos Şövalyelerine ve 4ü Kıbrıs
Krallığına ait olmak üzere 30 güçlü kadırgadan meydana geliyordu.
Bu arada Karasi Emiri Yahşi Bey, irili ufaklı 100 parçalık bir filo ile
Selanike, Kasandraya ve Teselyada Galos Körfezine asker çıkararak
Bizansa karşı bir harekete girişmişti.
Eğriboz Adasının Halkis Limanından hareket eden Haçlı Filosu, sayı
bakımından fazla ancak hafif ve alçak bordalı Karasioğulları Beyliğinin
donanmasına zarar verip daha sonra da takip ederek İzmire vardı. Burada
asıl hedefleri olan Aydınoğulları Beyliğinin deniz üssüne yüklendiler. Bu
sırada Umur idaresindeki Türk Güçleri Ege Denizinin güneyinde
bulunduğundan Haçlı Donanması ancak tersanede tamir için tutulan ve
bakımdaki tekneler ile Karesi Filosunun bir kısmını yakmayı ve karaya
asker çıkarmayı başardı. Fakat karada direnişle karşılaşan ve denizde
bulunan Umur Beyin baskınından korkan Haçlı Donanması, burada fazla
kalamadı, İzmiri terk etti ve Ege Denizine döndü.
Umur Bey, Haçlıların bu hareketine karşı, Türk Gücünü Ege Denizinde
yeniden göstermek üzere Yunanistana üçüncü bir sefer yapma gereğini duydu
ve 1335 yılı sonbaharında 276 gemiden meydana gelen filosu ile Ege
Denizine açıldı. Umur Bey Mora sularına kadar ilerleyerek Hidra ve
Sipezya Adalarını ele geçirdikten sonra değişik noktalarda karaya asker
bırakarak Güney Yunanistandaki Dukalık ve Prensliklerin üzerine yürüdü.
Kaleler fethedildi. 30.000 savaşçısı ile karşı koymaya çalışan Fransız
Dukalığı perişan edildi. Sonuçta bölgedeki bütün dukalık ve prenslikler
birer yıllık vergilerini ödemek sureti ile Aydınoğulları Beyliğinin
nüfuzunu yeniden kabul ettiler.
Umur Beyin bundan sonraki ağır masraf ve emeğe dayanan büyük deniz
seferleri başka bir yönden ilgi çekicidir. Çünkü, bu seferler yabancı
ihtiraslara karşı Bizansı koruyucu ve Bizansın kaderine yön verici
olmuştur.
1336 yılında Midilli Adasının, Bizansın himayesine karşı ayaklanan
Ceneviz Podestasından geri alınmasında Umur Beyden yardım isteyen Bizans
İmparatoru, Umur Beyin kara ve deniz yoluyla Bizansa yaptığı yardıma
karşılık Umur Beye Sakız Adasını hediye etmiştir.
1337 yılında Teselya Despotunun baş kaldırması ve kışkırtması ile Epirde
Arnavut ve Sırpların Bizansa karşı ayaklanması üzerine Bizans İmparatoru
yine Umur Beyden yardım istedi. Donanması ile İzmirden hareket eden Umur
Bey, Selanike çıkarma yaparak Teselyada sükuneti sağladı ve İzmire
dönerek Arnavut ve Sırplara karşı girişeceği Epir Harekatı için
hazırlıklara başladı.
Umur Beyin Bizansa yardım için 1338 yılında gerçekleştirdiği Epir
Seferi, Türk Deniz Tarihi açısından oldukça ilgi çekicidir. İki yıl
sürecek olan bu sefer için 110 gemiden meydana gelen bir filo ile
İzmirden harekete geçen Umur Beyin hedefi Epirdeki Sırp ve Arnavut
ayaklanmasını bastırmak sureti ile Bizans İmparatoruna yardım etmek ve
kendi hesabına da 4 yıl evvel Aydınoğulları Beyliği Denizciliğinin
Egedeki otoritesine karşı gelen ve İzmire karşı yönelmiş bulunan Haçlı
Donanmasına katılmış olanlardan hesap sormaktı.
Umur Bey önce, Morada zaman zaman huzursuzluk yaratan Mora Despotunun,
komşuları tarafından Umur Beye yapılan şikayet üzerine gereğini yerine
getirdikten sonra, Haçlı Harekatına gemi vermek suretiyle katılan ve
Midilli Adasını ele geçirmesi için Foçadaki Ceneviz Podestasına yardım
eden Naxos Dukalığına doğru yöneldi. Naxos Adası başta olmak üzere Andros,
Siphnos, Sikinos ve Paros Adalarını vurarak korsan yatağı haline gelen
limanları harabeye çevirdi ve bu limanlardaki gemileri ateşe verdi. Ancak
bundan sonra Epir hedefine yöneldi.
Ege Denizinden Epir kıyılarına ve Karadenize kadar genişletmiş olduğu
harekat sahasında zaman zaman 300 400 parçadan oluşan bir armada
gezdiren Umur Beyin kahramanlıkları bir yana, dönemin teknik
imkansızlıklarını da göz önünde tutarak, buluşları ve kararlarını
değerlendirirsek onun efsaneleşmiş şöhretinin sırrını çözebiliriz.
Umur Beyin filosunu Epir sahillerine ulaştırması için Morayı yelken ve
kürek ile çepeçevre dolaşması gerekiyordu. Haritasız, pusulasız, aylarca
sürecek bu yolculukta tehlike yaratacak fırtınalar kadar, kürek gücüne
dayanacak rüzgarsız havaları beklemeyi göze alınamazdı. Umur Bey, en
kestirme ve güvenli yolu bulmakta güçlük çekmedi. Filosunu Atina
Körfezine sokarak, Korent ağzına yanaştırdı. Gemilerini sabunlanmış
kızaklar üzerinden Korent Körfezine taşıyarak, Leponto Körfezinden Epir
kıyılarına ulaştırdı. Bu kesimlerde karaya asker çıkararak giriştiği
harekatta Arnavut ve Sırp İsyanlarını bastırdı. Kışı, Korent Körfezinin
Umur Limanı diye isimlendirilen mevkiinde geçirerek, 1339 baharında yine
aynı şekilde gemilerini karadan Atina Körfezine aktardı ve dönüşte
Eğriboz Adasında bir mola verdikten sonra İzmire döndü.
XIV. Yüzyıldaki Türk denizciliğinin ulaşmış olduğu yüksek seviyeyi
değerlendirebilmek için, Epir Seferi üzerinde biraz durmak gerekir.
Epir Seferinin, henüz seyir tekniği oluşmamış bir dönemde yapılabilmesi
Türk denizciliği için büyük bir başarıdır. Türk denizciliğinin; bu
döneminde tam manası ile bir Akdeniz Haritasının çizilmemiş olduğu göz
önüne alınırsa filoyu Epir kıyılarına ulaştırmak için normal yol olan
Morayı dolaşmak yerine, hem fırtınadan kaçınmak hem de aylarca süreyi
alacak olan bir zamandan tasarruf için karadan Korenti aşmayı en kestirme
yol olarak keşfedebilmek, ancak Türk denizciliğinin sahip olduğu geniş
coğrafya bilgisi sayesinde mümkün olabilmiştir. Umur Bey bu hareketi ile
aynı zamanda bir filoyu bir denizden başka bir denize karadan nakletmekle
115 sene sonrası için Fatih Sultan Mehmete de örnek olmuştur.
Umur Bey, 1341 yılında yine denize açılarak, Ege Denizinde yabancı
bayraklara korsan yataklığı yapan adaları vurdu ve Kıbrıs sularına kadar
inerek Türk Ticaret Filolarına tehdit yaratan Kıbrıs Filosunu da
hırpaladı.
1342 yılında yine aynı maksatla bir sefere çıkan Umur Bey, bu sefer de
Girit sularına kadar uzanarak korsan yatağı haline gelen Venedik
Limanlarını tahrip etti.
Umur Beyin bu iki deniz akını üzerine, başta Kıbrıs Kralı olmak üzere Ege
Denizindeki Hıristiyanlar, baskısını gittikçe arttıran Türklerin
kendilerine aşama imkanı bırakmadığını ileri sürerek Umur Beye karşı
güçlü bir Haçlı birliğinin sağlanması için Papa VI. Clementi etkilemeye
başladılar. Bu sırada Umur Beyin Bizans işlerine; Bizansın kaderini
etkileyecek kadar müdahale etmesi de Haçlı Hareketini körükleyen
nedenlerden birisi oldu.
1341 yılında Bizans İmparatoru III. Andronikosun ölümü Bizansda taht
kavgasına yol açmıştı. İmparatoriçe Anne de Savoie, Başvezir
Kantakuzenosa karşı mücadele açınca, Kantakuzenos da Dimetokada
imparatorluğunu ilan etmişti. Böylece İmparatoriçenin bulunduğu İstanbul
ile Dimetoka karşı karşıya gelmiş, Bizansda kardeş kavgası başlamıştı.
Kantakuzenos, İmparatoriçenin kuvvetleri tarafından kuşatılınca,
Trakyadaki siyasi durumu Umur Beye bildirerek kendisinden yardım istedi.
Umur Bey, Bizansı ele geçirmenin ihtirası içinde fırsat kollayan Sırp
Kralını emeline ulaştırmamak için, Kantakuzenosu desteklemek ve ona
yardım etmek sureti ile Bizansın kaderine hükmetmeye karar verdi. Böylece
Bizansı da nüfuzuna bağlayacaktı.
Planlarını buna göre hazırlayan Umur Bey, 29.000 savaşçı asker yüklü 380
parçadan oluşan bir armada ile, 1342 yılı sonlarında İzmirden Trakyaya
doğru yola çıktı. Meriç ağzında askerlerini karaya çıkararak Dimetoka
yürüdü ve şehri kuşatmış bulunan Bizans ve Bulgar kuvvetlerini dağıttı.
Bölgede güvenliği sağladıktan sonra İzmire döndü.
Bizansda durumun, Umur Beyin işe karışması ile birdenbire aleyhine
döndüğünü gören İmparatoriçe ise; Papadan, Ege Denizinde karşı
konulamayacak kadar tehlikeli bir kuvvet haline gelen ve Bizansı rahat
bırakmayan Umur Beye karşı Haçlı Hareketi oluşturma çabasına girmişti.
Ön Asyanın en kudretli hükümdarı ve amirali olarak şöhretin zirvesine
ulaşmış bulunan Umur Bey, tek bir devletin gücü ile yenilmesi mümkün
olmayan bir kuvvet haline gelmişti. Batı kaynakları da Umur Beyin 1341
yılından sonra müthiş ve korkunç bir güç kazandığını, 250 300 parçalık
armadası ile Ege Denizinin tek hakimi olduğunu, adaları zaman zaman
vurduğunu ve özellikle Eğriboz, Girit ve Kıbrıs Adalarına akınlarını devam
ettirdiğini yazmışlardır.
Bu şartlar altında Papa nihayet, Umur Beye karşı Hıristiyan güçlerini
birleşmeye davet ederek bir Haçlı hareketine girişmişti.
Umur Bey, her şeye rağmen Bizansı kaderine terk etmeyi düşünmüyordu. Bu
bakımdan yeniden imparatoriçenin kuvvetleri tarafından sıkıştırılmış
bulunan Kantakuzenosu güçlendirmek için, 1343 yılı Ağustosunda, 20.000
savaşçı asker yüklü 290 parçadan oluşan bir deniz gücü ile İzmirden
Selanike doğru yol çıktı.
Selaniki denizden ablukaya almış olan imparatoriçenin donanması, Türk
Filosunun gelmekte olduğunu duyunca kuşatmayı kaldırarak Çanakkale
Boğazından içeri girdi. Umur Bey de Selaniki kuşatarak teslim aldı.
Burada Kantakuzenos ile buluşan Umur Bey, Batı Trakyanın İstanbul
tarafının tutan bütün şehirlerini Kantakuzenosun idaresine soktuktan
sonra bir kısım kara kuvveti ile 30 gemiyi Kantakuzenosun emrine bıraktı
ve İzmire döndü.
Haçlı Donanmasını oluşturan gemiler 1344 yılı baharında Eğriboz Adasının
Halkis Limanında toplandılar. Haçlı Donanmasının hazırlığı 3 sene 11 ay
sürmüştü. Bu süre, Umur Beye karşı Hıristiyanların ne derece güçlü bir
hazırlığa girmiş olduklarını ortaya koymaktadır.
Haçlı Donanmasının asıl kuvvetini dördü Papalıka, dördü Kıbrıs
Krallığına, altısı Rodos Şövalyeliğine, altısı Venedik Cumhuriyetine ve
altısı Ege Denizindeki Ceneviz Kolonilerine ait olmak üzere 26 güçlü
kadırga teşkil ediyordu. Diğer sınıf savaş tekneleri ile nakliye
gemilerinin miktarı ise bilinmemektedir.
Bu büyüklükteki Haçlı Donanmasının 1344 yazında Eğriboz Adasından
İzmire doğru hareket etmesi ile Ege Denizi dengeleri de bozmuştu. Çünkü
Türk Deniz Gücünü kadırgalar ile boy ölçüşemeyecek tipte hafif tekneler
teşkil ediyordu. Ege Denizinde dağınık olarak dolaşan, ancak Haçlı
Donanmasına karşı birleşen 40 parçalık Türk Armadası bu dev kadırgalar
tarafından perişan edilmişti.
Haçlı Donanması; 1344 Haziranında büyük bir intikam hırsı ile İzmir
Limanına girdi. Limandaki müdafaayı kırarak limandaki gemilerin bir
kısmını ve Tersaneyi yaktıktan sonra Liman Kalesini karadan ve denizden
kuşattı. Dört aylık bir mücadelenin sonunda bir gece iki kölenin ihaneti
ile açılan kale kapısından içeri girmek sureti ile Liman Kalesini
ellerine geçirdiler.
Fakat Umur Bey, Haçlıların İzmire çıkışlarını onlara acı bir şekilde
ödetti. Umur Bey, hafif bir kara kuvvetini öne sürerek Haçlıları kaleden
İzmir Ovasına çektikten sonra pusuda beklettiği esas kuvvetleri ile
Haçlıları sarıp, başta başkomutanları olmak üzere birçok Şövalye ve
asilzade ile binlerce Haçlıyı kılıçtan geçirdi. Ancak kaçarak kaleye
sığınma fırsatı bulabilenler canlarını kurtarabildiler (Ocak 1345).
Papa VI. Clement, Haçlıların son kısmının da İzmirde tutunamayacaklarını
anladığından Umur Beye karşı Haçlı hareketini tazelemek için bütün Avrupa
hükümdarlarını İzmirin savunulabilmesi için Din Savaşına çağırdı. Bu
şekilde yeniden düzenlenen 26sı kadırga olmak üzere 76 parçalık Haçlı
Donanması 15.000 savaşçı asker ile 1346 yılı Haziranında İzmire gelerek
Liman Kalesini takviye etti.
Umur Bey ile Haçlılar arasındaki bu seferki mücadele 4 seneye yakın bir
süre sürdü. Nihayet Umur Bey, bütün gücü ile yüklenip Liman Kalesini ele
geçirmeye ve bu savaşa son vermeye karar verdi. Bu arada Efes
Tersanesinde yeniden meydana getirmeyi başardığı filosu da, Aydınoğulları
Beyliğinin sarsılan iktisadi gücünü beslemek üzere denize açılmış, Ege
Denizini vurmak, ganimet ve esir toplamak üzere bir korsan savaşına
girmişti.
Umur Bey, kara cephesindeki bütün hazırlıklarını tamamladı. Kale önce
kuşatıldı ardından da hücuma geçildi. Türk savaşçılar kaleye tırmanmaya
başladılar. Artık kalenin düşmesi bir an meselesi idi ki, atılan bir okun
alnına isabet etmesi ile Umur Bey Mart 1348 tarihinde şehit oldu. Bu olay
Türk güçleri arasında karmaşaya yol açtı.
Umur Beyin şehit olması, İzmire Haçlı akınını hızlandırdı. Umur Beyin
şöhretinin yaratmış olduğu korkudan bu haçlı harekatına katılmaktan
çekinenler de akın akın İzmire gelmeye başladılar.
Umur Beyden sonra Aydınoğulları Beyliğinin başına geçen kardeşi Hızır
Bey, mücadele yerine anlaşmayı tercih etti ve Haçlılar ile anlaşma
imzaladı. Barış antlaşmasının en ağır maddesini Aydınoğulları Beyliğini
bir deniz kuvvetinden yoksun bırakmaya mahkum eden bölümü teşkil ediyordu.
Aslında Haçlı hareketinin başlıca hedefi de bu idi.
Böylece Umur Beyin yaratmış olduğu ve Ön Asyadaki Türk birliğinin de
deniz menfaatlerini sağlayan, koruyan Türk denizciliği de boğazlanmış
oldu.
Sonuç olarak, Umur Beyin şahsi çabaları ile doğmuş bulunan muhteşem Türk
denizciliği, onunla beraber ölmüştür. Türk Deniz Tarihi, bu dönemde bir
kere daha kapanmıştır.
Aydınoğulları Beyliği 1390 yılına kadar bağımsız kaldı. Bu tarihte
Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı topraklarına katıldı. Ancak, Yıldırım
Beyazıt 1402 yılında Ankara Savaşını kaybedince Aydınoğulları Beyliği
müstakil olarak yeniden kuruldu. Beylik bundan sonra, önce Saruhanoğulları
ve Menteşeoğulları Beylikleri ile mücadele ettikten sonra Osmanlı Devleti
ile de mücadeleye başladı. Aydınoğulları Beyliğinin Osmanlı Devletine
ikinci defa katıldığı tarih 1426dır.
XI. Yüzyılın sonundan XIV. Yüzyılın ortalarına kadar Anadolu sularını
etkileyen Türk denizciliği 1350 tarihinden sonra kuvveti gittikçe artan
Osmanlı Devletinin siyasi ve askeri harekatına da etki etmiştir. Ancak
Anadolu Birliği mücadelesinde soydaş Türk kıyı birlikleri ile uğraşmak
zorunda kalan Osmanlılar, bu beyliklerin denizcilik tecrübelerinden tam
olarak faydalanamamışlar, ancak kendileri kıyı boylarına hakim olduktan
sonra denizin önemini anlayarak harekete geçmişlerdir. İşte 1299 ile 1453
yılları arasındaki süre, stratejik ve politik sebepler yüzünden Osmanlı
denizciliğinin bir başlangıç safhası sayılır.
|