ANADOLU TÜRK DENİZCİLİĞİNİN BAŞLANGICI

Yrd.Doç.Dr. Ali KANDİLLİ

ÖZET

Anadolu Türk denizciliğinin temelleri daha XI. yüzyıl sonlarında İzmir ve havalisinde atılmış olmasına rağmen Türkler denizle daha önce tanışmışlardı. Nitekim Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu olan ve aynı zamanda Selçuklu hanedanından gelme Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın, Bizans’ın elinde bulunan İznik’i zapt etmesi suretiyle Türkler ilk defa olarak Marmara kıyılarına yerleşmiş ve İznik şehri başşehir yapılmıştır. İznik’in başkent olarak seçilmesi Türklerin bundan böyle denizlere yönelik bir politika takip etmesini göstermesi bakımından mühimdir.

Anadolu’da karmaşaların devam ettiği 1078-79 yılları arasında genç bir Türkmen Beyi olan Çaka Bey, Bizans güçleri eline esir düşmüş ancak Bizans’tan kaçtıktan sonra Anadolu’ya geçmeyi başarmış, öncelikle İzmir ve daha sonra Efes’te birer tersane kurdurarak ilk Türk Donanması’nı meydana getirmiştir.

Selçuklu Devleti’nin içinde bulunduğu durumu çok iyi değerlendiren Çaka Bey, biraz da bağımsız davranarak Ege’deki hakimiyeti ele geçirme faaliyetine başlamıştır. ilk Türk Donanması’nın 19 Mayıs 1090 tarihli Koyun Adaları Muharebesi Türklerin zaferi ile sonuçlanmıştır. Bu deniz savaşı Türklerin ilk deniz zaferidir.

1092 yılında Melek (Melik) Şah’ın ölümü ile dört yaşındaki oğlu Mahmud’un kral ilan edildiği bir sırada İzmit’e kaçmaya muvaffak olan Kılıçarslan’ın gelişi bütün Batı Ön Asya Türklerini yeniden birleştirmiştir. Büyük Meclis toplanmış, büyük kararlar alınmıştır. Memleket vilayetlere ayrılmış ve beylerine resmi sıfatlar verilmiştir. İzmir Vilayeti, Deniz Komutanlığı ile beraber Çaka Bey’e verilmiş ve bu suretle Türkiye’nin resmi Deniz Kuvveti kurulmuştur. Çaka Bey’in ölümü ile birlikte Türk denizciliği yaklaşık 300 yıl sürecek bir sessizliğe gömülmüştür.

Ertuğrul oğlu Osman 1299’da ufak bir kara hükümeti kurarak bir yıl içinde teşkilatlanmasını tamamlamış ve 10 sene içinde Gemlik, İzmit, Bursa ve daha birçok yerleri almıştır. Kuşattığı kalelere gelecek Bizans yardımını önlemek ve Kocaeli cephesine daha kestirme sevkıyat yapabilmek için Deniz Kuvveti’nin kurulmasına karar verilmiş ve Karamürsel Bey bu işle görevlendirilmiştir. Karasi’den gelen işçiler vasıtasıyla burada küçük gemiler yaptırılmış (1320) ve İzmit, Osmanlı Hükümeti’nin ilk Tersanesi ve Deniz Üssü olmuştur. Osmanlı Hafif Filosu’nun komutanlığını yaptığı için ilk Osmanlı Amirali olarak Karamürsel Bey’i tanırız.

Feodal Türk Beylikleri arasında denizciliği en ileri götüren şüphesiz Aydın Beyliği’dir. Bu beylik Selçuk ve İzmir limanlarında birer kuvvetli dayanak kurup hazırladığı filolarla Ege Denizi’ne girmiş, sonra Saruhan ve Menteşe Beyliklerini de ittifakına alıp, çalışma sahasını İyon Denizi’yle Karadeniz’e genişleterek XIV. yüzyılın ortalarına kadar yakın şarkta nüfuzlu bir halde kalmıştır. Aydın Beyliği denizciliğinin temellerini, Aydın Bey zamanında aramak lazımdır. Umur Bey’in komutasına girdikten sonradır ki, bu denizcilik şaşılacak derecede yükselmiştir. Umur Bey, Batı Ön Asya birliğini temel alarak Yakın Şark’ta kuvvetli bir hakimiyet kurmuştur. Aydın Beyliği’nin denizcilik yıldızı Umur Bey’in ölümü ile birlikte sönmüştür.
 

EARLY STAGES OF THE ANATOLIAN TURKISH MARITIME POWER
Assoc. Prof. Ali KANDILLI, Ph.D.

ABSTRACT

The Anatolian Turkish seamanship was established on the late XIth century in İzmir and its vicinity, however, The Turks had experienced the sea before. As a matter of fact, Kutalmisoglu Suleyman Shah, who was the founder of The Anatolian Seljuks and also from the dynasty of the Seljuks, by conquering Iznik from the Byzantines, caused the Turks to settle in the coast of the Marmara Sea, afterwards announced Iznik the capital. This was an important decision that proves the change in the Turkish policy towards the sea.

During the period of disorder (1078 – 1079) in Anatolia, Caka Bey who was a Turcoman Ruler, was captured by the Byzantians. However after his escape, he manages to pass to Anatolia, and establishes a shipyard in Izmir, and then on Ephesus, forming the first Turkish Naval Forces.

Successfully evaluating the condition of The Seljuks State also acting independently, Caka Bey started to dominate the Aegean Sea. The First battle of the Turkish Naval Forces, the Koyun Islands Battle, ended with victory on May 19, 1090. This was the first sea battle and sea victory of the Turks.

After the death of Melik Shah in 1092, when his son Mahmud was declared as King, at the age of four, managing to sneak in to Izmit, Kılıcarslan’s arrival gathered the front Asia Turks. The great council convened and gave important decisions such as, separating the country into provinces and giving official positions to the governors. Caka Bey was in charge of The Izmir Province and the Command of the Naval Forces, eventually the first official Turkish Naval Forces was founded. Along with the death of Caka Bey, the Turkish Seamanship encountered a serenity for almost 300 years.

The son of Ertugrul, Osman Bey founding a small government in Anatolia in 1299 and completing its organization in a year, conquered Gemlik, Izmit, Bursa and many other cities in 10 years. In order to prevent the Byzantian aid to the castles under siege, and to transport ammunition to the Kocaeli front, the formation of the Naval Forces was decided and Karamursel Bey was assigned as Commander of the Naval Forces. By means of the labourers from Karasi, small warships were built in 1320, and Izmit became the first Ottoman naval base and shipyard. Because of his Commandership of the Light Ottoman fleet, Karamursel Bey is known as the first Ottoman Admiral.

There is no doubt that among the other feudal Turkish principalities, The Aydın Principality caused most of the progression in the Turkish Navy. The Aydın Principality building shipyards in Izmir and Selcuk and with its great fleet entered the Aegean Sea. Later on forming an alliance with The Saruhan and Mentese Principalities expanded its area from the Ion Sea to the Black Sea, and this made The Aydın Principality influential until the mid-14th century. The foundation of The Aydin Principality Navigation should be searched in the Aydin Bey era. Later on, under Umur Bey’s command this navigation reached its peak. Umur Bey, dominated the Near East, focusing on the Western Front Asia union. Unfortunately, after the death of Umur Bey, The Aydın Principality Navy’s star faded.
 

BİLDİRİ

ANADOLU TÜRK DENİZCİLİĞİNİN BAŞLANGICI


Bilindiği gibi denizcilik, insanlığı en eski çağlardan beri meşgul eden önemli bir konu olmuştur. Daha ziyade ülkenin coğrafi yapısına ve dolayısıyla stratejik durumlarına göre eski medeniyetlerden bazıları denizcilikle uğraşmışlardır.

Türklerin denizlere yönelik devlet politikası uygulamaya başlamaları, Anadolu’nun 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra kesin olarak Türk yurdu haline gelmesi ile olmuştur. Aslında denizci devlet olmayı veya olabilmeyi sağlayan en önemli faktör coğrafi konumdur. Anadolu ise tarih boyunca üzerinde kurulan çeşitli medeniyetlere denizci olma imkanı sağlayan çok önemli bir kara parçası olmuştur. Şu bir gerçektir ki; Anadolu’nun stratejik yapısını en iyi değerlendiren, hiç şüphesiz Türkler olmuştur.

XI. Yüzyılın başlarında Kuzey, Batı ve Güney sahillerinde hedef olarak gösterilen Oğuz kafilelerinden ikisi, Marmara ve Ege Denizi sahillerine ayak bastı. Bitinya’ya (İznik havalisi) yerleşerek burayı merkez yapan kalenin başında Süleyman Bey, İzmir Kalesi'ni merkez yapan kafilenin başında Çaka Bey vardı.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu olan ve aynı zamanda Selçuklu Hanedanı’ndan gelme Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın, Bizans’ın elinde bulunan İznik’i ele geçirmesi suretiyle Türkler ilk defa Marmara kıyılarına yerleşmiş ve İznik şehrini başşehir yapmıştır. İznik’in başkent olarak seçilmesi, Türklerin bundan böyle denizlere yönelik bir politika takip etmesini göstermesi bakımından önemlidir. Süleyman Şah’ın 1086 yılındaki ölümü üzerine yerine vekil olarak bıraktığı Kadı Ebü’l-Kasım, 1088’de İznik Kalesi’ni geri almak isteyen Bizanslılar’a karşı koyduğu gibi, İstanbul’u fethetmek ve Marmara kıyıları ile adaları eline geçirmek için de harekete geçti. Bizans’ın elinde bulunan Gemlik Kasabasını fethetti ve burada İlk Türk Tersanesi’ni kurma girişimine başladı. Fakat Bizans İmparatoru Aleksi Komnen, Türkler’in İstanbul’a hücum etmek üzere donanma yaptırdıklarını haber alınca, Gemlik’e karşı karadan ve denizden kuvvetler gönderdi. Bizans’ın kara ve deniz kuvvetleri, Gemlik’i kuşatıp, henüz kurulma aşamasındaki Türk Tersanesi ve gemilerini yaktılar. Böylece Selçuklu Türkleri’nin Marmara Denizi’ne hakim olmak yolundaki ilk teşebbüsleri 1088 yılında başarıya ulaşamadı. Buna rağmen İznik şehri Bizans’ın merkezine doğrudan yapılacak saldırılar için ileri bir üs olarak Türklerin elinde kaldı.

Anadolu’daki karmaşaların devam ettiği ve takriben 1078-1079 yılları arasındaki bir dönemde genç bir Türkmen Beyi olan Çaka, Bizans güçlerine esir düştü. Çaka Bey Türk ordusu içinde sahip olduğu konumu dolayısı ile doğrudan Bizans İmparatoru Nikeforos Botaneiatenis’e takdim edildi ve imparator tarafından Çaka Bey’e iltifatlarda bulunularak çeşitli hediyeler, nişan ve rütbeler verildi. Bu şartlar içinde bulunan Çaka Bey, durumunu çok iyi kullanarak mecburen kaldığı sarayda Latince ve Grekçe’yi çok iyi derecede öğrendi, kendini geliştirdi ve Bizans’ın iç yapısı ve siyaseti hakkında ileri derecede bilgi sahibi oldu.

Ancak 1081 yılında Bizans tahtında meydana gelen değişiklik Çaka Bey için bir dönüm noktası oldu. Bizans’ın yeni İmparatoru Aleksi Komnen, kendinden önceki İmparatorun Çaka Bey’e verdiği unvan, nişan ve imtiyazları geri alarak Çaka Bey’in imtiyazlı durumuna son verdi. Çaka Bey, Bizans sarayı içindeki imtiyazlı durumunu kaybettikten sonra bir fırsatını bulup saraydan kaçmayı başardı ve Anadolu’ya geçtikten hemen sonra Akıncı Türklerin başına geçerek Bizans’a karşı mücadeleye başladı. Çaka Bey ilk hedef olarak İzmir’i seçti ve burayı Bizanslılardan temizleyerek “İzmir’in ilk Türk hakimi” oldu. Çaka Bey, bu tarihten itibaren hedefini belirlemişti; önce güçlü bir donanma kuracak ve bu donanma ile Ege Denizi hakimiyetinin İzmir Beyliği’nde olmasını sağlayacaktı. Bu konuda öncelikle Efes’te “gemi inşasını sürekli kılacak ilk Türk Tersanesi” kurularak gemi inşasına girişildi. Oldukça hızlı çalışmalar sonucu kısa sürede üstleri kapalı 40 kadar geminin inşası tamamlandı. Türklerin tarih içinde tespit edilebilen ilk donanması budur.

Türk Donanmasının İlk Deniz Savaşı

Çaka Bey, mevcut donanması ile birlikte 1090 yılının Mayıs ayı başlarında Midilli Adası önlerinde görüldü. Ada Valisi, hiçbir zorluk çıkarmadan Ada’yı Türk Kuvvetlerine teslim etti. Türk Donanması, 19 Mayıs 1090 tarihinde Sakız Adası’na yüklendi. Mücadele devam ederken Bizans Donanması’nın Çandarlı açıklarından güneye doğru ilerlemekte olduğu haberi geldi. Çaka Bey, 17 çektiri ve 33 yelkenliden oluşan donanması ile hemen harekete geçti. Türk Donanması bir müddet sonra Bizans Donanması ile karşılaştı. Koyun Adaları civarındaki savaşta Bizans Donanması mürettebatının çoğu ya öldürüldü ya da esir alındı. Bu deniz savaşında az sayıda düşman gemisi kurtulabildi. “Koyun Adaları Savaşı” adıyla tarihe geçen 19 Mayıs 1090 tarihli deniz savaşı Türk Donanması’nın ilk deniz savaşıdır ve Türklerin ezici bir zaferiyle neticelenmiştir. Koyun Adaları Zaferi’nden sonra Çaka Bey’in önderliğindeki Türk güçleri Bizans’a ait olan Sakız ve Sisam Adalarını da ele geçirdiler. Böylece Ege Denizi’nin kontrolü tamamen Türklerin eline geçti.

Çaka Bey’in bundan sonraki hedefleri ise; Ege sahillerinin Bizans’tan temizlenmesi, Çanakkale ve Trakya Bölgesi’nin ele geçirilmesi ve asıl hedef olarak; İstanbul’un fethi idi.

Çaka Bey; bu muazzam hedefin başarıya ulaşmasını kolaylaştırmak üzere; öncelikle o dönemlerde Balkanlar’da etrafa dehşet saçan ve bilhassa Bizans’a problem yaratan Peçenek Türkleri ile anlaşmaya vardı. İzmir ve Efes Tersanelerini de büyük bir donanma meydana getirecek şekilde faaliyete geçirdi. Bu tersanelerde inşasına başlanan tekneler; “Dromen” denilen hücum gemileri ile iki ve üç sıra kürekli teknelerdi. Türklerin böylece Ege ve Marmara Denizi kıyılarına dayanmaları, özellikle Çaka Bey’in İzmir’de bir filo oluşturması, Bizans’ı ilk defa sadece karadan değil, denizden de bir Türk tehdidi ile karşı karşıya bırakıyordu.

Bu yeni Donanma ile Ege sularına açılan Çaka Bey önderliğindeki Türk Donanması, Midilli, Sakız, Sisam ve Rodos Adalarını ele geçirdi. Çaka Bey, bundan sonra asıl hedefi olan Çanakkale’yi ele geçirip, Trakya üzerinden İstanbul’u fethetme düşüncesini gerçekleştirmek amacı ile çalışmalara başladı. Çaka Bey’in bu düşüncesi; aynı zamanda damadı olan İznik Sultanı Kılıçarslan tarafından da desteklenmiştir.

Bu amaçla ortak hareket etme kararı alan İzmir Beyi Çaka Bey ile İznik Sultanı Kılıç Arslan 1095 yılındaki harekatı Çanakkale üzerine yönelttiler. Kılıçarslan öncelikle Bursa ve Gemlik’i ele geçirdi. Diğer taraftan Çaka Bey de Bizans’a ait arazileri ve kıyı boylarını ele geçirerek Çanakkale’ye doğru hızla ilerlemeye başlamıştı. Bu durum karşısında zor durumda kalacağını anlayan Bizans İmparatoru Aleksi Komnen, bir taraftan Papa ile ittifak arayışlarını sürdürürken diğer taraftan da Kılıçarslan’a bir mektup göndererek Çaka Bey – Kılıçarslan ittifakını bozmaya çalışmıştır. Ancak Kılıçarslan, Bizans İmparatoru tarafından gönderilen bu mektuba cevap bile yazmamıştır. Onun cevabı; ordusunun başına geçerek yolu üzerindeki Bizans topraklarını ele geçirip Çanakkale’ye doğru yürümesi olmuştur.

Biri doğudan, biri batıdan Çanakkale’ye giren İzmir ve İznik Beyliği orduları, Abidos Kalesi önünde birleştikleri zaman Kılıçarslan’ın “Marmara Donanması” limana demirlemişti. Çaka Bey’in Donanması da İzmir’deki hazırlıklarını tamamlar tamamlamaz Abidos Kalesi üzerine yöneldi. Kale bütün direnişine rağmen Türklerin eline geçmekten kurtulamadı. Ancak bu kalenin Türklerin eline geçmesi Türklere pahalıya mal oldu. Bu savaş esnasında Çaka Bey şehit düştü.

Fakat bu büyük devlet adamı ve denizcisinin ölüm biçimi hala tartışmalı bir konudur. Bazı kaynaklarda Çaka Bey’in, damadı Kılıçarslan tarafından öldürüldüğü belirtilmektedir.

Çaka Bey’in ölümü ile Türk Denizciliği yaklaşık iki asır sürecek bir sessizliğe gömülmüştür. Bunda, Çaka Bey’in hayatını kaybetmesinin başlıca rolü olduğu bir gerçektir. Bu arada Ön Asya’daki Selçuklu Türklerine karşı Hıristiyan dünyasının 1096’dan 1291 yılına kadar ordu ve donanmaları ile peşpeşe sekiz sefer halinde devam ettirdikleri ve Türkleri sahil kesiminden iç kesimlere doğru çekilmeye mecbur bıraktıkları Haçlı Seferlerinin etkisi de elbette büyüktür. Bu durum başşehrin İznik’ten Konya’ya nakledilmesine yol açmış ve bu yüzden Türkler XIV. Yüzyılın başlarına kadar denizlerde eskisi kadar güçlü olamamışlardır.

1205 tarihinde Konya Selçuk Devleti’nin Sultanı olan I. Keyhüsrev, durumunu düzeltir düzeltmez Pamfilya üzerine yürüdü. 1209 tarihinde Antakya’yı alıp Akdeniz’e bir kapı açtı. Burada bir deniz üssü kurarak kısa bir zamanda Türk Denizciliğini yeniden canlandırdı.

Keyhüsrev’in ölümü ile onun yenine geçen I. Keykavus (1211-1217) iç isyanları bastırdıktan sonra Kıbrıs Kralı’nın yerli Rumlarla birleşerek aldığı Antalya ve Pamfilya kıyı kalelerinin bir kısmını geri aldı. Yine bu dönemde Sinop ele geçirilerek bütün Karadeniz boylarına genişlenmeye başlandı. Sinop Tersanesi’nin yeniden faaliyete geçirilmesi sağlandı.

Keykavus’un ölümü ile onun yenine geçen kardeşi Alaaddin Keykubat (1217-1238) Konya Selçuk soyunun en büyüklerinden biri sayılır. Onun dönemi Türk Denizcilik tarihi açısından çok önemli bir dönem olarak bilinmektedir.

Bu dönemde Kıbrıs Krallığı tarafından zapt edilen Kilikya kıyılarındaki kaleleri kurtarmak ve Antalya Körfezi’nde dahil krallığın deniz kuvveti hakimiyetini yok etmek üzere 1220 sonbaharında harekete geçilerek Antalya Körfezi’nin doğu sahilinde bulunan Kilyoros Kalesi karadan ve denizden kuşatıldı. Deniz cephesini kuşatan filo Antalya Beyi Ertokuş tarafından sevk ve idare ediliyordu. O zamanlar Kıbrıs Kralı’nın Doğu Akdeniz’deki nüfuz ve kudreti düşünülürse, Türk Filosunun düşmanı bozup uzaklaştırdıktan sonra; Ertokuş Bey’in duruma hakim olarak denizden kuşatmayı temin ettiğini kabul etmek yerinde olur.

I. Keykubat’ın, Sinop ve Antalya Filolarının takviyesine büyük bir önem verdiğini biliyoruz. Çünkü harp filosunun ticaret donanmasını emniyete alacağını anlamış ve taktir etmiştir. Türk Bayrağı’nın ticaret yaptığı sularda asayişi temin etmek, Konya Hükümeti için kalıcı bir siyasetti. Karadeniz ile Doğu Akdeniz’de ve karada taarruza uğrayan Türk tüccarlarının zarar ve ziyanları hükümet tarafından tazmin edilir ve sonradan bu durumu yaratanların üzerine kuvvet sevk edilerek gereken cezaları verilirdi.

Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra Selçuklular döneminin uç beylikleri arasında yeni birtakım beylikler ortaya çıkmıştır. Bu beyliklerden Karasi, Aydın, Saruhan ve Çandaroğulları Beylikleri, denizlerle ilgilenen beylikler olmuşlardır.

Danişmendler soyundan gelen Karasi Beyliği XIII. Yüzyılın sonu, XIV. Yüzyılın başlarına doğru Balıkesir ve Çanakkale bölgelerinde kurulmuş, Bizans ile mücadeleler sonucunda ise Balıkesir ve Bergama bölgelerinde iki ayrı kol olarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Balıkesir’deki uç beyliğinin başında bulunan Demirhan Bey liderliğindeki kuvvetler 1331 yılında 71 parçadan oluşan deniz kuvvetleri ile Gelibolu’ya gelerek Enez’i ele geçirmişler ve Bizans Donanması filolarına karşı başarılı mücadeleler vermişlerdir. Bergama Uç Beyi Yahşihan liderliğindeki kuvvetler ise; iki kere Gelibolu’ya çıkmışlar, Marmara Denizi’nin güney sahillerindeki bazı kalelerle birlikle bazı adaları ele geçirdikleri gibi Yassıada yakınlarında Bizans’a ait bir filoyu yenme başarısını göstermişlerdir.

Saruhan ve Candaroğulları Beyliklerinin de deniz kuvvetlerinin olduğu bilinmektedir.

XIV. Yüzyılda Anadolu’daki Feodal Türk Beylikleri arasında denizciliği en ileri götüren hiç şüphesiz Aydınoğulları Beyliği olmuştur. Bu beylik; Selçuk ve İzmir Limanlarında birer kuvvetli dayanak kurup hazırladığı filolarla Ege Denizi’ne girmiş, daha sonra Saruhan ve Menteşe Beyliklerinin de ittifakını sağlayıp, çalışma sahasını İyon Denizi ile Karadeniz’e kadar genişleterek XIV. Yüzyılın ortalarına kadar Yakın Doğu’da güçlü bir durumda görülmüştür. Aydınoğulları Beyliği dönemi denizciliğinin çıkış noktasını, Aydın Bey zamanında aramak gerekir. Ancak Aydınoğulları denizciliği Umur Bey döneminde şaşılacak derecede yükselme göstermiştir. Umur Bey, Batı Ön Asya Birliği’ni temel alarak Yakın Doğu’da kuvvetli bir hakimiyet kurmuştur. Aydınoğulları Beyliği’nin yükselen denizcilik yıldızı Umur Bey ile sönmüştür.

Germiyanoğulları Beyliği’nin bir uç beyi olarak görülen Aydınoğulları Beyliği Mehmet Bey tarafından kurulmuştur. Denizlerde kuvvetli olmayı hedefleyen beylik, kendi bölgesinin kıyılarındaki Ayaslug (Selçuk) ve Birgi’yi ele geçirdikten sonra hemen iki tersane kurmak ve hafif kadırgalar inşa etmek suretiyle denizcilik faaliyetine başlamıştır. Aydınoğlu Mehmet Bey kendine ait beyliği kısa bir sürede kuvvetli bir hale getirdikten sonra uç beyliklerini de genişletmiştir. Mehmet Bey’in 5 oğlundan İsa Bey yanında kalmak, diğerlerine kale ve uç beyliği verilmek üzere Aydınoğulları Beyliği sağlam temellere oturtulmaya çalışılmıştır.

Aydınoğlu Mehmet Bey, ufak filosu ile Rodos ve Venediklilere ait ada ve gemileri vurmaya başlamıştır. Bu harekatta bir önemli nokta da Mehmet Bey’in kardeşi Orhan Bey’in Rodos Adası üzerine yapmış olduğu seferdir. Bu sefer her ne kadar başarılı olamamışsa da Hıristiyan dünyasında dikkati çekmiştir.

Haçlı Seferleri; Bizans’ın tahrip edilmesi, parçalanması ve idarenin 57 yıl süre ile Latinlerin eline geçmesi sonucunu doğurmuştur. Bunun bir neticesi olarak İstanbul merkez olmak üzere Bizans’ın bir kısmı Latinlerin idaresine verilmiş, geri kalan kısımlar Haçlılar arasında taksim edilmiştir. Bu durumda Bizans toprakları üzerinde birtakım Frenk, Venedik ve Yunan hükümetleri belirmiş, Ege ile Doğu Akdeniz’deki Bizans’a ait adalar da yeni sahiplerinin ellerine geçmiştir.

Mihail Paleolog, 1261 tarihinde İstanbul’u Latin idaresinden kurtarıp Yunan idaresine kavuşturarak Bizans tahtına oturduğu zaman, ortada zayıflamış, küçülmüş, perişan bir durumda bir Bizans vardı ve senelerce bu durumdan kurtulamayacaktı. Bu durumda bulunan Bizans, Doğu Akdeniz’de kuvvetli bir biçimde ortaya çıkmış olan Venedik ve Cenevizlilerin Ege’deki Bizans hakimiyetini baltalayıcı hareketlerine, Ege kıyıları ile adalarına yerleşme gayretlerine mani olmak için de bir mücadeleye girmek zorunda kalacaktı.

Yeniden doğan Türk denizciliği, her biri ayrı birer deniz kuvvetine sahip olan Bizans, Kıbrıs Krallığı, Rodos Şövalyeleri, Venedik ve Cenevizliler ile mücadele etmek zorunda kalacaktı. Bu arada Bizans’ın parçalanışı sırasında Ege’nin bir kısım adaları ile Mora kıyılarına yerleşerek buraları birer korsan yuvasına çevirmiş ve vurgun sahaları Türk kıyıları olan Haçlı seferlerinin artıkları birtakım prenslikler de Türk Denizcilerinin hedefi olacaktı.

Aydın denizciliği öylesine bir kudret ile doğmuştu ki, kısa bir süre sonra 300 – 400 parçadan oluşan yenilmez bir armada olarak Ege ve Akdeniz sularında kendini göstermişti. Muhteşem Aydınoğulları denizciliğini meydana getirerek, Çaka Bey’in ölümü ile XI. Yüzyılın sonlarından XIV. Yüzyılın ilk yarısına kadar kapanmış bulunan Türk Deniz Tarihi’ni yeniden açan ve Türkiye’yi denizlerde yeniden hareketlendiren büyük insan Umur Bey olmuştur.

Umur Bey, iki asırdan fazla bir süre kapanmış bulunan Türk Deniz Tarihi’ni yeniden açarken Türkiye’yi yeniden denizlerde hareketlendirmek üzere, Aydın Devleti’nin Amirali olarak ilk seferini kendi eseri olan İzmir Tersanesi’nden başlatmıştır. Aydın Beyliği’nin deniz dayanağı bu tarihe kadar Selçuk Limanı idi. İzmir’in tamamen Türklerin eline geçmesinden sonra Selçuk Limanı askeri değerini korumakla birlikte, İzmir Tersanesi de kullanılmıştır. Umur Bey’in Müslüman Hoca’ya İzmir’de yaptırdığı ilk filo; 1 kadırga ve 7 kayıktan ibaretti. Türk Denizcilik Tarihinde bir ilk olmak üzere Umur Bey, bu kadırgaya “Gazi” adını koymuştur. Denizcilik Tarihimizin eksikliği nedeniyle isim taşımış ilk savaş gemisine ne zaman ve nerede isim verildiği bilinmez. Fakat isim taşıdığı tarihe geçen ilk Türk savaş gemisinin adı “Gazi”dir. İzmir’de inşa edilmiş ve buradan denize açılmıştır. 1329 yılında İzmir’den hareket ederek Çanakkale Boğazı’na kadar ilerleyen Türk Filosu, Bizans’a ait Bozcaada’yı tahrip ettikten sonra rastladıkları Göke sınıfı çok yüksek bordalı 5 parçalık bir Bizans Filosu ile iki gün iki gece süren çok kanlı bir savaşa girmiştir. Mağlup olan Bizans Filosu, uygun rüzgarı bularak Çanakkale Boğazı’na sığınmak suretiyle kurtulabilmiştir.

1330 yılında 28 parçası İzmir ve 22 parçası Efes Üssü’nde hazırlanan toplam 50 parçadan oluşan bir filo ile denize açılan Umur Bey, gücünü Midilli ve Sakız Adalarında göstererek bu iki adayı vergiye bağlamıştır.

21 yaş gibi çok genç bir yaşta Aydınoğulları denizciliğinin başına geçmiş bulunan Umur Bey’in siyasi görüşleri, bu genç yaşından umulmayacak kadar olgundu.

Umur Bey’e göre; Anadolu Türk birliğinin kurulmasına temel oluşturmak üzere, kıyı boylarındaki küçük Türk Devletleri’nin deniz güçleri Aydınoğulları denizciliğinin bayrağı altında toplanmalı, Ege ve Doğu Akdeniz’de üzerinde tartışma kabul edilmeyecek şekilde Türk hakimiyeti kurulmalı, Ege ve Doğu Akdeniz’de bulunan yabancı koloniler Türk kontrolüne alınarak vergiye bağlanmalı ve yabancı bayraklı gemilerin deniz ticaretini vurmak suretiyle deniz ticaret savaşının devam ettirilmesi sağlanmalıydı.

Görülüyor ki, Umur Bey daha o zamanlar bir deniz kuvvetinin hedefini yalnız karşıdaki düşman deniz kuvveti ile savaşmak üzere sınırlandırmamaktaydı. Aslında, Ege Havzası’na ve Doğu Akdeniz’e hakim olan o dönemin siyasi havası, Umur Bey’i böyle geniş hedefli bir deniz siyaseti izlemeye mecbur tutuyordu.

1204 yılındaki Dördüncü Haçlı Seferi’nde Bizans Latinlerin istilasına uğradığı sırada, Bizans arazisinin bir kısmının Haçlı Ordusu komutanları arasında paylaştırılması sonucunda, Atina ile çevresinde, Mora’da ve adalarda birtakım Latin Prenslikleri doğmuş ve bunlar da her biri ayrı olmak üzere birer korsan filosuna sahip olmuşlardı. Bu korsan filolarının hedefleri ise, Türkler denizlerde harekete geçmeden evvel Türk kıyılarını ve Türk Deniz Ticaretini vurmaktı.

Uygulayacağı deniz siyasetini belirleyerek hedeflerini iyi tespit eden Umur Bey, bunları hayata geçirebilmek için Efes ve İzmir Tersanelerinde çalışmaları hızlandırdı. Anadolu’daki Türk birliğini kurma yolunda ilk adımı da atarak kuzey komşusu Saruhan Beyliği ve güney komşusu Menteşoğulları Beyliği’nin Deniz Kuvvetlerini de kendi bayrağı altına almayı başardı.

Umur Bey’in ilk hedefi, Yunanistan ve adalarda kurulmuş bulunan Latin Prensliklerini Aydınoğulları Beyliği’nin hakimiyeti altında vergiye bağlamak ve girişilen mücadelelerde hareket serbestisine kavuşmak üzere Bizans’ı uygun şartlarda barışa zorlayıp saf dışı bırakmaktı.

Böylece ön planda Bizans’ı hedef tutan Umur Bey, Trakya Seferi için hazırlanarak 1332 yılında savaş ve nakliye gemilerinden oluşan 75 parçalık bir filo ile İzmir’den hareket etti. Umur Bey, önce Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Gelibolu Yarımadası’na asker çıkardı. Gelibolu Kalesi’ni tahrip ettikten sonra filosunu Trakya kıyılarına yöneltti. Umur Bey ile savaşı göze alamayan Bizans İmparatoru III. Andronikos, barış şartlarının bildirilmesini istedi. İleri sürdüğü şartları İmparator’a kabul ettiren Umur Bey böylece gelecekteki hareketleri için Bizans’ı safdışı bıraktı.

Türk denizciliğinin yeniden hareketlenmesi karşısında, Ege Denizi’ndeki yabancı bayrakların bundan önce sürdürdükleri korsanlık faaliyetleri durmuş, Türk Deniz Ticareti ise yeniden özgürlüğüne kavuşmuştu. Ancak Umur Bey için bu yeterli değildi. O Ege Denizi’nde yeni bir düzen kuracak, kayıtsız – şartsız bir deniz hakimiyeti sağlayarak bölgeyi kendi nüfuzuna bağlayacaktı.

Umur Bey’in böyle bir hedef için yönettiği 1333 yılı Deniz Harekatı, yeniden doğan Türk Denizciliği’nin kısa bir sürede ulaşmış olduğu güç ve ihtişamı göstermesi bakımından ilgi çekicidir.

Umur Bey, 1333 yılı baharında 250 parçadan oluşan bir filo ile Ege Denizi’ne açıldı. Eğribos Dükalığı’nı ve Bodonice Prensliği’ni senelik bir vergi ile Aydınoğulları Beyliği nüfuzuna bağladı. Mora Yarımadası’nın güneydoğusundaki Monevesna’ya ufak bir çıkarma yaparak burayı vergiye bağladı.

250 parçadan oluşan Türk Filosu’nun Ege Denizi’nde bayrak göstererek, bir kısım Dükalıkları ve Prenslikleri vergiye bağlamak sureti ile Aydınoğulları Beyliği nüfuzuna alması ve yabancı bayraklı gemilerin yaptıkları korsanlığı sona erdirmesi, Ege Denizi’nde korku ve endişe yaratmıştı. Türk Deniz Gücü’nün ağırlığını henüz üzerinde hissetmemiş olanlar sıranın kendilerine geldiğini hissederek korku içinde kendi menfaatlerini korumak amacı ile bir güç birliği oluşturmak üzere harekete geçtiler.

Umur Bey, yarım kalan Yunanistan Seferi’ni tamamlamak üzere 1333 yılında mevsim şartlarına aldırmadan kışın 170 parçadan oluşan filosu ile Güney Yunanistan’a doğru denize açıldı. Atina Prensliği’ni yıllık vergi ile Aydınoğulları Beyliği nüfuzuna aldıktan sonra Mora Despotluğu’na da ağır bir darbe indirdi ve bu çevrede bulunan bir kısım korsan yuvalarını temizledikten sonra İzmir’e döndü.

Aydınoğlu Mehmet Bey’in 1334 tarihinde vefat etmesi üzerine, Aydınoğulları Beyliği’nin başına kardeşlerinin de onayı ile Umur Bey geçti. Bu sırada Umur Bey 26 yaşında idi.

Ege Denizi’ne yabancı bayraklara nefes aldırmayan yalnız Aydınoğulları Beyliği Denizciliği değildi. Karasi, Saruhan ve Menteşoğulları Beylikleri de sahip oldukları deniz kuvvetleri ile akınlar yaparak Ege Denizi’ndeki adaları vuruyorlardı. Yalnız Aydınoğulları denizciliği, Ön Asya’daki Türklerin deniz çıkarlarını sağlayacak bir deniz politikası ile Doğu Akdeniz’de deniz hakimiyetini hedef alıyordu. Diğer Beylikler ise yalnız vurgun peşinde koşan bir nevi korsan hareketleri idi. Fakat ne olursa olsun Ege Denizi’ndeki Türk Deniz Kuvvetleri’nin gittikçe artan baskısından nefes alma imkanlarını her gün biraz daha kaybeden yabancı bayraklar bu hareketten kurtulabilmek için bir Haçlı hareketi meydana getirmeyi başardılar. Türklerin sahip oldukları tekne sayısı üstünlüğünü, yüksek bordalı, güçlü kadırgaları ile yeneceklerdi. Çünkü Türk Deniz Gücü daha ziyade yörük ve hafif teknelerden oluşuyordu. Haçlı Donanması, 4’ü Papalık’a, 4’ü Fransa’ya, 10’u Rodos Şövalyelerine ve 4’ü Kıbrıs Krallığı’na ait olmak üzere 30 güçlü kadırga’dan meydana geliyordu.

Bu arada Karasi Emiri Yahşi Bey, irili ufaklı 100 parçalık bir filo ile Selanik’e, Kasandra’ya ve Teselya’da Galos Körfezi’ne asker çıkararak Bizans’a karşı bir harekete girişmişti.

Eğriboz Adası’nın Halkis Limanı’ndan hareket eden Haçlı Filosu, sayı bakımından fazla ancak hafif ve alçak bordalı Karasioğulları Beyliği’nin donanmasına zarar verip daha sonra da takip ederek İzmir’e vardı. Burada asıl hedefleri olan Aydınoğulları Beyliği’nin deniz üssüne yüklendiler. Bu sırada Umur idaresindeki Türk Güçleri Ege Denizi’nin güneyinde bulunduğundan Haçlı Donanması ancak tersanede tamir için tutulan ve bakımdaki tekneler ile Karesi Filosu’nun bir kısmını yakmayı ve karaya asker çıkarmayı başardı. Fakat karada direnişle karşılaşan ve denizde bulunan Umur Bey’in baskınından korkan Haçlı Donanması, burada fazla kalamadı, İzmir’i terk etti ve Ege Denizi’ne döndü.

Umur Bey, Haçlıların bu hareketine karşı, Türk Gücü’nü Ege Denizi’nde yeniden göstermek üzere Yunanistan’a üçüncü bir sefer yapma gereğini duydu ve 1335 yılı sonbaharında 276 gemiden meydana gelen filosu ile Ege Denizi’ne açıldı. Umur Bey Mora sularına kadar ilerleyerek Hidra ve Sipezya Adalarını ele geçirdikten sonra değişik noktalarda karaya asker bırakarak Güney Yunanistan’daki Dukalık ve Prensliklerin üzerine yürüdü. Kaleler fethedildi. 30.000 savaşçısı ile karşı koymaya çalışan Fransız Dukalığı perişan edildi. Sonuçta bölgedeki bütün dukalık ve prenslikler birer yıllık vergilerini ödemek sureti ile Aydınoğulları Beyliği’nin nüfuzunu yeniden kabul ettiler.

Umur Bey’in bundan sonraki ağır masraf ve emeğe dayanan büyük deniz seferleri başka bir yönden ilgi çekicidir. Çünkü, bu seferler yabancı ihtiraslara karşı Bizans’ı koruyucu ve Bizans’ın kaderine yön verici olmuştur.

1336 yılında Midilli Adası’nın, Bizans’ın himayesine karşı ayaklanan Ceneviz Podestası’ndan geri alınmasında Umur Bey’den yardım isteyen Bizans İmparatoru, Umur Bey’in kara ve deniz yoluyla Bizans’a yaptığı yardıma karşılık Umur Bey’e Sakız Adası’nı hediye etmiştir.

1337 yılında Teselya Despotu’nun baş kaldırması ve kışkırtması ile Epir’de Arnavut ve Sırpların Bizans’a karşı ayaklanması üzerine Bizans İmparatoru yine Umur Bey’den yardım istedi. Donanması ile İzmir’den hareket eden Umur Bey, Selanik’e çıkarma yaparak Teselya’da sükuneti sağladı ve İzmir’e dönerek Arnavut ve Sırplara karşı girişeceği “Epir Harekatı” için hazırlıklara başladı.

Umur Bey’in Bizans’a yardım için 1338 yılında gerçekleştirdiği Epir Seferi, Türk Deniz Tarihi açısından oldukça ilgi çekicidir. İki yıl sürecek olan bu sefer için 110 gemiden meydana gelen bir filo ile İzmir’den harekete geçen Umur Bey’in hedefi Epir’deki Sırp ve Arnavut ayaklanmasını bastırmak sureti ile Bizans İmparatoru’na yardım etmek ve kendi hesabına da 4 yıl evvel Aydınoğulları Beyliği Denizciliğinin Ege’deki otoritesine karşı gelen ve İzmir’e karşı yönelmiş bulunan Haçlı Donanması’na katılmış olanlardan hesap sormaktı.

Umur Bey önce, Mora’da zaman zaman huzursuzluk yaratan Mora Despotu’nun, komşuları tarafından Umur Bey’e yapılan şikayet üzerine gereğini yerine getirdikten sonra, Haçlı Harekatı’na gemi vermek suretiyle katılan ve Midilli Adası’nı ele geçirmesi için Foça’daki Ceneviz Podestası’na yardım eden Naxos Dukalığı’na doğru yöneldi. Naxos Adası başta olmak üzere Andros, Siphnos, Sikinos ve Paros Adalarını vurarak korsan yatağı haline gelen limanları harabeye çevirdi ve bu limanlardaki gemileri ateşe verdi. Ancak bundan sonra Epir hedefine yöneldi.

Ege Denizi’nden Epir kıyılarına ve Karadeniz’e kadar genişletmiş olduğu harekat sahasında zaman zaman 300 – 400 parçadan oluşan bir armada gezdiren Umur Bey’in kahramanlıkları bir yana, dönemin teknik imkansızlıklarını da göz önünde tutarak, buluşları ve kararlarını değerlendirirsek onun efsaneleşmiş şöhretinin sırrını çözebiliriz.

Umur Bey’in filosunu Epir sahillerine ulaştırması için Mora’yı yelken ve kürek ile çepeçevre dolaşması gerekiyordu. Haritasız, pusulasız, aylarca sürecek bu yolculukta tehlike yaratacak fırtınalar kadar, kürek gücüne dayanacak rüzgarsız havaları beklemeyi göze alınamazdı. Umur Bey, en kestirme ve güvenli yolu bulmakta güçlük çekmedi. Filosunu Atina Körfezi’ne sokarak, Korent ağzına yanaştırdı. Gemilerini sabunlanmış kızaklar üzerinden Korent Körfezine taşıyarak, Leponto Körfezi’nden Epir kıyılarına ulaştırdı. Bu kesimlerde karaya asker çıkararak giriştiği harekatta Arnavut ve Sırp İsyanlarını bastırdı. Kışı, Korent Körfezi’nin “Umur Limanı” diye isimlendirilen mevkiinde geçirerek, 1339 baharında yine aynı şekilde gemilerini karadan Atina Körfezi’ne aktardı ve dönüşte Eğriboz Adası’nda bir mola verdikten sonra İzmir’e döndü.

XIV. Yüzyıldaki Türk denizciliğinin ulaşmış olduğu yüksek seviyeyi değerlendirebilmek için, Epir Seferi üzerinde biraz durmak gerekir.

Epir Seferi’nin, henüz seyir tekniği oluşmamış bir dönemde yapılabilmesi Türk denizciliği için büyük bir başarıdır. Türk denizciliğinin; bu döneminde tam manası ile bir Akdeniz Haritası’nın çizilmemiş olduğu göz önüne alınırsa filoyu Epir kıyılarına ulaştırmak için normal yol olan Mora’yı dolaşmak yerine, hem fırtınadan kaçınmak hem de aylarca süreyi alacak olan bir zamandan tasarruf için karadan Korent’i aşmayı en kestirme yol olarak keşfedebilmek, ancak Türk denizciliğinin sahip olduğu geniş coğrafya bilgisi sayesinde mümkün olabilmiştir. Umur Bey bu hareketi ile aynı zamanda bir filoyu bir denizden başka bir denize karadan nakletmekle 115 sene sonrası için Fatih Sultan Mehmet’e de örnek olmuştur.

Umur Bey, 1341 yılında yine denize açılarak, Ege Denizi’nde yabancı bayraklara korsan yataklığı yapan adaları vurdu ve Kıbrıs sularına kadar inerek Türk Ticaret Filolarına tehdit yaratan Kıbrıs Filosu’nu da hırpaladı.

1342 yılında yine aynı maksatla bir sefere çıkan Umur Bey, bu sefer de Girit sularına kadar uzanarak korsan yatağı haline gelen Venedik Limanlarını tahrip etti.

Umur Bey’in bu iki deniz akını üzerine, başta Kıbrıs Kralı olmak üzere Ege Denizi’ndeki Hıristiyanlar, baskısını gittikçe arttıran Türklerin kendilerine aşama imkanı bırakmadığını ileri sürerek Umur Bey’e karşı güçlü bir Haçlı birliğinin sağlanması için Papa VI. Clement’i etkilemeye başladılar. Bu sırada Umur Bey’in Bizans işlerine; Bizans’ın kaderini etkileyecek kadar müdahale etmesi de Haçlı Hareketi’ni körükleyen nedenlerden birisi oldu.

1341 yılında Bizans İmparatoru III. Andronikos’un ölümü Bizans’da taht kavgasına yol açmıştı. İmparatoriçe Anne de Savoie, Başvezir Kantakuzenos’a karşı mücadele açınca, Kantakuzenos da Dimetoka’da imparatorluğunu ilan etmişti. Böylece İmparatoriçe’nin bulunduğu İstanbul ile Dimetoka karşı karşıya gelmiş, Bizans’da kardeş kavgası başlamıştı. Kantakuzenos, İmparatoriçe’nin kuvvetleri tarafından kuşatılınca, Trakya’daki siyasi durumu Umur Bey’e bildirerek kendisinden yardım istedi. Umur Bey, Bizans’ı ele geçirmenin ihtirası içinde fırsat kollayan Sırp Kralı’nı emeline ulaştırmamak için, Kantakuzenos’u desteklemek ve ona yardım etmek sureti ile Bizans’ın kaderine hükmetmeye karar verdi. Böylece Bizans’ı da nüfuzuna bağlayacaktı.

Planlarını buna göre hazırlayan Umur Bey, 29.000 savaşçı asker yüklü 380 parçadan oluşan bir armada ile, 1342 yılı sonlarında İzmir’den Trakya’ya doğru yola çıktı. Meriç ağzında askerlerini karaya çıkararak Dimetoka yürüdü ve şehri kuşatmış bulunan Bizans ve Bulgar kuvvetlerini dağıttı. Bölgede güvenliği sağladıktan sonra İzmir’e döndü.

Bizans’da durumun, Umur Bey’in işe karışması ile birdenbire aleyhine döndüğünü gören İmparatoriçe ise; Papa’dan, Ege Denizi’nde karşı konulamayacak kadar tehlikeli bir kuvvet haline gelen ve Bizans’ı rahat bırakmayan Umur Bey’e karşı Haçlı Hareketi oluşturma çabasına girmişti.

Ön Asya’nın en kudretli hükümdarı ve amirali olarak şöhretin zirvesine ulaşmış bulunan Umur Bey, tek bir devletin gücü ile yenilmesi mümkün olmayan bir kuvvet haline gelmişti. Batı kaynakları da Umur Bey’in 1341 yılından sonra müthiş ve korkunç bir güç kazandığını, 250 – 300 parçalık armadası ile Ege Denizi’nin tek hakimi olduğunu, adaları zaman zaman vurduğunu ve özellikle Eğriboz, Girit ve Kıbrıs Adalarına akınlarını devam ettirdiğini yazmışlardır.

Bu şartlar altında Papa nihayet, Umur Bey’e karşı Hıristiyan güçlerini birleşmeye davet ederek bir Haçlı hareketine girişmişti.

Umur Bey, her şeye rağmen Bizans’ı kaderine terk etmeyi düşünmüyordu. Bu bakımdan yeniden imparatoriçenin kuvvetleri tarafından sıkıştırılmış bulunan Kantakuzenos’u güçlendirmek için, 1343 yılı Ağustos’unda, 20.000 savaşçı asker yüklü 290 parçadan oluşan bir deniz gücü ile İzmir’den Selanik’e doğru yol çıktı.

Selanik’i denizden ablukaya almış olan imparatoriçenin donanması, Türk Filosu’nun gelmekte olduğunu duyunca kuşatmayı kaldırarak Çanakkale Boğazı’ndan içeri girdi. Umur Bey de Selanik’i kuşatarak teslim aldı. Burada Kantakuzenos ile buluşan Umur Bey, Batı Trakya’nın İstanbul tarafının tutan bütün şehirlerini Kantakuzenos’un idaresine soktuktan sonra bir kısım kara kuvveti ile 30 gemiyi Kantakuzenos’un emrine bıraktı ve İzmir’e döndü.

Haçlı Donanması’nı oluşturan gemiler 1344 yılı baharında Eğriboz Adası’nın Halkis Limanı’nda toplandılar. Haçlı Donanması’nın hazırlığı 3 sene 11 ay sürmüştü. Bu süre, Umur Bey’e karşı Hıristiyanların ne derece güçlü bir hazırlığa girmiş olduklarını ortaya koymaktadır.

Haçlı Donanması’nın asıl kuvvetini dördü Papalık’a, dördü Kıbrıs Krallığı’na, altısı Rodos Şövalyeliği’ne, altısı Venedik Cumhuriyeti’ne ve altısı Ege Denizi’ndeki Ceneviz Kolonilerine ait olmak üzere 26 güçlü kadırga teşkil ediyordu. Diğer sınıf savaş tekneleri ile nakliye gemilerinin miktarı ise bilinmemektedir.

Bu büyüklükteki Haçlı Donanması’nın 1344 yazında Eğriboz Adası’ndan İzmir’e doğru hareket etmesi ile Ege Denizi dengeleri de bozmuştu. Çünkü Türk Deniz Gücü’nü kadırgalar ile boy ölçüşemeyecek tipte hafif tekneler teşkil ediyordu. Ege Denizi’nde dağınık olarak dolaşan, ancak Haçlı Donanması’na karşı birleşen 40 parçalık Türk Armadası bu dev kadırgalar tarafından perişan edilmişti.

Haçlı Donanması; 1344 Haziran’ında büyük bir intikam hırsı ile İzmir Limanı’na girdi. Limandaki müdafaayı kırarak limandaki gemilerin bir kısmını ve Tersaneyi yaktıktan sonra Liman Kalesi’ni karadan ve denizden kuşattı. Dört aylık bir mücadelenin sonunda bir gece iki kölenin ihaneti ile açılan kale kapısından içeri girmek sureti ile Liman Kalesi’ni ellerine geçirdiler.

Fakat Umur Bey, Haçlıların İzmir’e çıkışlarını onlara acı bir şekilde ödetti. Umur Bey, hafif bir kara kuvvetini öne sürerek Haçlıları kaleden İzmir Ovası’na çektikten sonra pusuda beklettiği esas kuvvetleri ile Haçlıları sarıp, başta başkomutanları olmak üzere birçok Şövalye ve asilzade ile binlerce Haçlı’yı kılıçtan geçirdi. Ancak kaçarak kaleye sığınma fırsatı bulabilenler canlarını kurtarabildiler (Ocak 1345).

Papa VI. Clement, Haçlıların son kısmının da İzmir’de tutunamayacaklarını anladığından Umur Bey’e karşı Haçlı hareketini tazelemek için bütün Avrupa hükümdarlarını İzmir’in savunulabilmesi için “Din Savaşı”na çağırdı. Bu şekilde yeniden düzenlenen 26’sı kadırga olmak üzere 76 parçalık Haçlı Donanması 15.000 savaşçı asker ile 1346 yılı Haziran’ında İzmir’e gelerek Liman Kalesi’ni takviye etti.

Umur Bey ile Haçlılar arasındaki bu seferki mücadele 4 seneye yakın bir süre sürdü. Nihayet Umur Bey, bütün gücü ile yüklenip Liman Kalesi’ni ele geçirmeye ve bu savaşa son vermeye karar verdi. Bu arada Efes Tersanesi’nde yeniden meydana getirmeyi başardığı filosu da, Aydınoğulları Beyliği’nin sarsılan iktisadi gücünü beslemek üzere denize açılmış, Ege Denizi’ni vurmak, ganimet ve esir toplamak üzere bir korsan savaşına girmişti.

Umur Bey, kara cephesindeki bütün hazırlıklarını tamamladı. Kale önce kuşatıldı ardından da hücuma geçildi. Türk savaşçılar kaleye tırmanmaya başladılar. Artık kalenin düşmesi bir an meselesi idi ki, atılan bir okun alnına isabet etmesi ile Umur Bey Mart 1348 tarihinde şehit oldu. Bu olay Türk güçleri arasında karmaşaya yol açtı.

Umur Bey’in şehit olması, İzmir’e Haçlı akınını hızlandırdı. Umur Bey’in şöhretinin yaratmış olduğu korkudan bu haçlı harekatına katılmaktan çekinenler de akın akın İzmir’e gelmeye başladılar.

Umur Bey’den sonra Aydınoğulları Beyliği’nin başına geçen kardeşi Hızır Bey, mücadele yerine anlaşmayı tercih etti ve Haçlılar ile anlaşma imzaladı. Barış antlaşmasının en ağır maddesini Aydınoğulları Beyliği’ni bir deniz kuvvetinden yoksun bırakmaya mahkum eden bölümü teşkil ediyordu. Aslında Haçlı hareketinin başlıca hedefi de bu idi.

Böylece Umur Bey’in yaratmış olduğu ve Ön Asya’daki Türk birliğinin de deniz menfaatlerini sağlayan, koruyan Türk denizciliği de boğazlanmış oldu.

Sonuç olarak, Umur Bey’in şahsi çabaları ile doğmuş bulunan muhteşem Türk denizciliği, onunla beraber ölmüştür. Türk Deniz Tarihi, bu dönemde bir kere daha kapanmıştır.

Aydınoğulları Beyliği 1390 yılına kadar bağımsız kaldı. Bu tarihte Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı topraklarına katıldı. Ancak, Yıldırım Beyazıt 1402 yılında Ankara Savaşı’nı kaybedince Aydınoğulları Beyliği müstakil olarak yeniden kuruldu. Beylik bundan sonra, önce Saruhanoğulları ve Menteşeoğulları Beylikleri ile mücadele ettikten sonra Osmanlı Devleti ile de mücadeleye başladı. Aydınoğulları Beyliği’nin Osmanlı Devleti’ne ikinci defa katıldığı tarih 1426’dır.

XI. Yüzyılın sonundan XIV. Yüzyılın ortalarına kadar Anadolu sularını etkileyen Türk denizciliği 1350 tarihinden sonra kuvveti gittikçe artan Osmanlı Devleti’nin siyasi ve askeri harekatına da etki etmiştir. Ancak Anadolu Birliği mücadelesinde soydaş Türk kıyı birlikleri ile uğraşmak zorunda kalan Osmanlılar, bu beyliklerin denizcilik tecrübelerinden tam olarak faydalanamamışlar, ancak kendileri kıyı boylarına hakim olduktan sonra denizin önemini anlayarak harekete geçmişlerdir. İşte 1299 ile 1453 yılları arasındaki süre, stratejik ve politik sebepler yüzünden Osmanlı denizciliğinin bir başlangıç safhası sayılır.